Farkınız İslam Olsun!..

Jul 14, 2010

Kültürsüz Amerikan kültürü, günümüz insanını farksızlaştırıyor. Aynı şeyleri giyen, aynı gıdaları yi­yen, aynı şeyleri düşünen, tek düze ve yalınkat yaşa­yan, derinliksiz, farksız insanlar üretiyor.

 

Oysa ki, her insan ayrı bir dünyadır. Maddî yapı­sında onu diğerlerinden ayıran çok önemli farklılıklar bulunduğu gibi, manevî dünyasında da bambaşka özellikleri taşır. Ancak bu ayrılıklarda bir gayrılık, ya­banîlik ve birbirine karşı yabancılaşma meydana gel­memesi için, tevhid inancı etrafında birlik sağlanmış; insanlar, aynı Allah'ın kulu olarak birbirine eşitlen­miştir.

 

Bütün etnik kökenleri, ayrı renkleri, dilleri birleşti­ren, kardeşleştiren, tek olan Allah'a kullukta buluş­maktadır. Bu kulluğu emsalsiz bir güzellikte temsil eden, hayata geçiren Resûlullah (s.a.v.) ve sünnetine sadakatla; ayıran, başkalaştıran, düşmanlaştıran fark­lar ortadan kalkıyor; hakikî bir dostluk, sevgi, saygı ve barış ortamı oluşuyor.

 

Tarihimiz bu oluşumun en güzel örnekleriyle dopdoludur.

 

Bugün, acınası bir bunalımın kıskacında kıvranan insanlık, o güzel oluşumun bilerek ya da bilmeyerek özlemini çekiyor.

 

İnsana yaraşır bir dünya yeniden kurulacaksa, İs­lâm imanının güzelliklerine dönülecek demektir. Aksi halde, hem insanlık, hem de İslâmdan uzaklık birlikte olamıyor.

 

İslâmı, "insaniyet-i kübrâ" olarak tarif eden Bediüzzaman Hazretleri çok haklı... İslâmsız insanlık iddi­alarının nasıl bir yalan olduğunu, tek başına Bosna-Hersek Savaşı bile göstermeye yetmez mi?

 

İnsanın kendine yaraşır güzelliği ve üstünlüğü ka­zanması, ancak İslâmla mümkündür.

 

Günümüz insanlığının derdi de, tarihî engelleri, fo­bileri aşarak, nefsinin tuzaklarından kurtularak İslâmın hakikatine ulaşmaktır.

Müslümana düşen ise, İslâmın güzelliklerine perde değil, ayna olabilmektir.

 

'İslâm Farkı"nın maksadı; önce Müslümana, dini­nin farklılığını, daha doğrusu, din adına sadece İslâm­dan söz edilebileceğini anlatabilmektir.

 

Belki o zaman, yeryüzünde Allah'ın dinini temsil etmek sorumluluğunu olanca ağırlığı ile duyabilir, kendine gelebilir...

 

Kendimize gelişte, sorumluluğumuzu hissedişte bir karınca adımı olabilsin niyazıyla "İslâm Farkı" nı okuyucularımıza sunuyor, müstecab dualarını bekle­diğimizi, sevgilerimizle, saygılarımızla arz ediyoruz.

 

 

İSLÂM FARKI

Yeni nesil uyanıyor ve aslına dönüyor. Ancak, bu uyanıştan önce, özellikle son bir buçuk asırdır uyutuluş sebeplerine bakmak gerekiyor. Bu uyutuluşta, en önemli sebep manevî bünyemizin zayıflamasıdır. Beş asra yakın süper güç olarak yaşamanın rehaveti, Os­manlıyı manevî zafiyete duçar etti. Dış güçlerin sis­temli entrika ve saldırılarıyla hızlanan çözülme, bizi ruh kökümüze yabancılaştırdı. İslâm imanının cenne­tinden çıkarılan Müslümanlar, başka dünyaların uzak köşelerine sürgün edildi.

 

 

Osmanlının mirasına göz koymuş sömürgeci güç­ler, Osmanlıyı dize getirmenin yolunu biliyorlardı. "Ne yapıp etmeli, Müslümanları Kur'ân'dan uzaklaş­tırmak idi..." Fakat, bütün olumsuz gelişmelere rağ­men, milletimizin iliğine, kemiğine, genlerine işlemiş olan İslâm imanı kendini gösteriyor ve "hasta adam" bir türlü ölmüyordu. Bu bakımdan da, devletin can çekişir olduğu bir dönemde bile, Çanakkale Zaferi kazanılabiliyordu.

 

    Maddeten bitip tükenmiş görünen bir millet, İslâ­mın güçlü morali ve birleştirici iksiriyle, beklenmedik direnişler sergiliyordu. Millî Mücadele bunun en canlı misali olmuştu. Askerî güçlerle cepheden yapılan hücumlar netice vermeyince, manevî dinamiklerimiz hedef yapıldı.

 

Millî kimliğimizin özündeki temel unsur, îslâmdı. Öyleyse bu dinamizm kaynağı berhava edilmeden, Anadolu insanı yenilemezdi. Bu gerçek, düşmanları­mızı masa başında uyanık olmaya itti ve cephedeki kazançlarımızı antlaşmalar sırasında kaybettirdi. Maddî bağımsızlığımızı sağlarken, millî ve manevî kimliğimizden tavizler verildi...

 

 

O kadar ki, geçmişimizden, hükümranlık hakları­mızdan kolaylıkla vazgeçen âdeta "redd-i miras" ey­leyen bir anlayış sergilendi. Bu tavizler, düşmanları­mızı bile şaşırtacak boyutlar kazandı. "Bu bizim iste­diğimizden de fazla... " diyen İngiliz, taviz konusun­daki hovardalığımıza şaşmakta çok haklıydı...

 

Yakın tarihimiz içindeki bu gelişmeler sonunda, ruhlara nefes aldıracak pencereler şiddetle kapatıl­mıştı. Her şeye yeniden başlanıyordu. O günleri ya­kından izleyen Fransız Yazar Claude Farrer, şöyle der:

 

"Ben burada, yeni bir kadronun hemen hemen zor­la, nasıl olup da yeni bir hayat tarzını kabul ettirdiği­ne dikkat çekmek istiyorum. Her şeyden önce, acaba bu yeni hayat öbüründen daha mı iyi? Ben buna evet diyemeyeceğim/'

 

C. Farrer, Sultanahmet Camii'ni büyük bir hayran­lıkla anlatır ve şu hükme varır:

"O zamanın Türkleri saf güzelliği keşfetmişlerdi. Ankara'yı inşa edenler ise, çağımızın adamları gibi, her şeyi unutmuş, yahut kaybetmişlerdi. Ne yazık!"

 

Farrer'in isabetli tespitine göre, Türkiye'deki bu din aleyhtarlığı Avrupadakinden çok daha tehlikeliy­di. Çünkü, "Eski Türkiye'yi medeniyete götüren tek vasıta İslâmdı. Gerçek bir imanları vardı. Kadınlar da kendileri gibi mü'mindi. Toprağına, çok çeşitli ve derin köklerle bağlı olan bir halkın dinini kökünden sökmeye kalkışmanın iyi bir şey olduğunu iddia ede­meyeceğim.

 

"Menşeine çok yakın olan bir halkın, iç dünyasının temelini teşkil eden dini, kökünden sökmeye kalkış­manın çok ciddi bir şey olduğuna eminim.

"Ankaralı erkekler, bugün (1937) bu tehlikeli yolu seçmiş bulunuyorlar. Ankaralı hanımlar da öyle... Dün, bu hanımlar inanıyorlardı. Bugün artık inanmı­yorlar. Hiç değilse kocaları onları böyle davranmaya zorluyor. Bu zorlamanın kadınlar üzerinde çok büyük tesiri olduğu muhakkak. Artık, kendilerini istikbale götürecek hiç bir şey bulamıyorlar.

 

"... Genç kadınlara gelince, kocalarından durma­dan dinsizliğin methini dinliyorlar. Onlarda kırılan bir şey var.

 

"Bir noktayı üzülerek belirtmek istiyorum. Yakın bir zamandan beri, Türkiye çok korkunç bir salgının pençesine düşmüş bulunuyor: İntihar salgını.

 

"... İyi bir hayatı olan, hayatında ıstırap çekmemiş gençlerden bahsediyorum. Bunlar, sanki bir spormuş gibi, kendilerini öldürüyorlar. Meş'um bir moda! Kendilerini yaşayanların arasından ayıran bu çocuk­lar için hayat, artık manasını kaybetmiş bulunuyor. Mesele bu!"

 

"On yılda on beş milyon genç yarattık" diye övü­nenler, o tarihlerde alevlenen bu manevî yangınları nasıl göremediler? Hele de, C. Farrer'in deyişiyle, "her türlü mübalağalı icraatın, mutlaka bir tepkiyle karşılanacağını, hele de doğruluğunu kabul ettireme­yen icraatların kabul görmeyeceğini" nasıl anlayama­dılar? Doğrusu meraka değer.

 

Etki ve yetki sahiplerinin göremediklerini görenler elbette vardı. Görenler ve gelecek adına dertlenenler. Yahya Kemal, bunlardan biridir. Şöyle der:

 

"Kendi kendime diyorum ki, Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocuk­ları, milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabili­yorlar mı? O semtlerde ki, minareler görülmez, ezan­lar işitilmez, Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar, Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl gö­rürler?

 

"İşte bu rüya, çocukluk dediğimiz bu Müslüman rüyasıdır ki, bizi henüz bir millet halinde tutuyor. Bu­günkü Türk babaları, havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular. Doğarken kulak­larına ezan okundu. Evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler.

 

"Mübarek akşamları bir minderin köşesinden oku­nan Kur'ân'ın sesini işitip, bir raf üzerinde duran Kitabullahı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gülyağı gibi bir ruh olan sarı sayfalarım kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler. Kandil günlerinin kan­dilleri yanarken, Ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler.

 

"Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler. Camiler içinde şafak sökerken, tekbirleri dinlediler. Dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdi­ler. Türk oldular.

 

"Bugünün çocukları, büyük bir ekseriyetle, yine Müslüman semtlerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüs ile değilse bile, yine Müslü­manlığı hissediyorlar.

 

"Fakat, fazla 'medenileşen' üst tabakanın çocukları,ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken, Türk çocukluğunun en güzel rüyasını göremiyorlar. Bu çocukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin ol­malı ki, ileride alafranga hayat, Türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağlı kalabilsinler. Yok­sa, ne muhit, ne yeni yaşayış, ne semt, hiç bir şey bu yavrulara Türklüğü hissettiremez.

"... Medenileştikçe Müslümanlıktan çıktığımızı ta­bii ve hoş gören eblehler uzağa değil, Balkan devletle­rinin şehirlerine kadar gitsinler. Görürler ki, baştan başa yenileşen o şehirlerin her tarafında çan kuleleri yükselir, Pazar ve yortu günlerinde çan sesleri işitilir. Manzara halkın dinini ve milliyetini hatırlatır.

 

"O şehirler bizim yeni semtlerimiz gibi, millî ruh­tan âri değildirler. Artık, Türk milletinin ruhu bir ra­yiha gibi uçtu mu? Hayır, büyük kütlede yine o ruh var. Fakat biz son nesil, bir sürü gibi büyük kafileden uzaklaştık, kaybolduk. Fakat, daha uzağa gitmeyece­ğiz, tekrar büyük kafileye iltihak edeceğiz. Yeni tarz­da yaşayışla, cedlerimizin diyanetini mezcedip, bizi bu çoraklıktan, bu karanlıktan, bu ufunetten kurtara­cak mürşidler, şairler, edipler, hatipler yetişmedi. Fa­kat, gayet tabii bir revişle büyük kafileye kendi kendi­mize döneceğiz.

 

 

"Dinsizliğin, kayıtsızlığın aksülameli başladı bile. Çocukluktan beri diyanet yolundan ayrılmamış olan kardeşlerimiz, bizim gibi rücu (dönüş) hislerini itiraf edenlere henüz inanmıyorlar. Onlara tamamiyle iltica edeceğimiz zamanda bizi birden tanımayacaklar. Çünkü, onlardan çok ayrı, çok uzak düştük."

Yahya Kemal, yazısını şu tespitle bitirir:

"Biz ki, minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık. Biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat, minaresiz ve ezansız semt­lerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlamayacaklar/'

 

 

Allah'a sayısız hamdolsun ki, Yahya Kemal'in, ya­rım asır önceki endişesi gerçekleşmiyor, tam tersine, dine lakayt çevrelerin çocukları da artık, İlahi bir sevk ile ruh köklerine, inançlarına dönüyorlar, uyanıyor­lar... Hem de çoğu zaman ana-babalarını uyandıracak bir şuurla özlerine, asıllarına, mukaddeslerine bağla­nıyorlar.

 

Ve yine sayısız hamdolsun ki, mabedsiz şehir diye övünülen o günlerin Ankarası, bugün Kocatepe Camiinin gölgesinden nefesleniyor. İstanbul'un Şişlisin­de, Ataköyünde, Yeşilyurdunda artık ezan-ı Muham­medi yankılanıyor. Çünkü, rahmetli şairin yokluğun­dan şikayet ettiği, asrın idrakine seslenen mürşidler, her türlü çileyi, işkenceyi, anlayışsızlığı göğüsleyerek insanımızı İslâmda buluşturuyor. "İnsan ile İslâm ara­sındaki engelleri kaldırmak" mânâsına gelen manevî cihadı, asrın bütün imkanlarından yararlanarak icra edenlerin sayısı her gün biraz daha artıyor.

 

 

Kavlî ve fiilî duaların bereketiyle, camilerimiz yepyeni genç bir cemaatle tanışıyor. Sevgi ve şefkat Pey­gamberinin önderliğini yaptığı tebliğ metodu uygula­nabildiği takdirde, fethedilemeyecek gönül yoktur.

 

 

 İş­te bu binlerce örnekten ibretlerle dolu biri:

 

Kahramanmaraş'ın merkeze bağlı bir beldesinde, alkolik bir genç vardır. Muttaki bir babanın oğlu ol­makla birlikte inanç ve ibadetle ilgisi âdeta yok gibi­dir. Sol fikirleri en hızlı ve sivri biçimde savunmasıyla tanınır.

 

Bir sabah namazından sonra kasabanın merkez ca­miine gelir. Namaz bitmiş, cemaat dağılmıştır. İmam Efendi de camiyi kapatıp evinin yolunu tutmak üze­redir. Saklandığı köşeden fırlayan bu genç silâhını çe­ker ve imama;

"Düş önüme" der.

 

Korku ile tarif ettiği yere doğru giden İmam Efen­diyi konuşturmaz.

Döne dolaşa kasabanın mezarlığına gelirler. Orada biraz dolaşırlar. Delikanlı ne arıyordur?

 

İmam Efendi derki:

"Oğlum, ne arıyorsun, söyle yardımcı olayım."

"Babamın mezarını" diye cevap verir.

 

Mezarın başına varırlar:

"Şimdi otur şuraya ve bir Yasin oku!"

İmam okumaya, eli silâhlı genç de ağlamaya baş­lar. Yâsin-i Şerif biter. Delikanlı da silâhını beline so­kar ve:

"Artık gidebilirsin" der.

 

Fakat, İmam Efendi onu bırakmaz, koluna girer:

"Eğer bana niyetini söyleseydin, ben silâhsız da ge­lirdim buraya ve okurdum. Artık ne zaman istersen söyle gelip okurum babanın ruhuna... O çok iyi bir in­sandı..."

 

 

Evine gelinceye kadar nasihat eder. Fakat genç, kendisinin babasına layık bir evlat olmadığım, işe ya­ramaz bulunduğunu, doğru dürüst bir Müslüman bi­le sayılamayacağını söyler. Bu türlü bütün itirazlarına rağmen artık yakasını İmam Efendiden kurtaramaz ve caminin en devamlı cemaatinden biri olur.

 

Şimdi, bütün hayatını değiştiren ve adeta camide müezzinlik görevini üstlenen bu gençle birlikte, eski halinde olan köyün gençleri de onun peşinden cemaate katılırlar.

İslâmî hayata büsbütün aykırı görüntüsüne rağ­men, yolunu düzeltmek için adeta bir kıvılcım bekle­yen bu genci en çok cezbeden tavır, İmam Efendinin şu sözlerinde saklıdır:

 

"Evladım, senin beğenmediğin bütün hallerinden dolayı, başta ben olmak üzere bütün köy suçluyuz. Çünkü, sen gelip silâh zoruyla beni buluncaya kadar, ben kırk kere sana varmalıydım, seni camiye davet et­meliydim."

 

• • •

 

15 yıl önce ortaokulda din dersi öğretmeni oldu­ğum manevî kızımın hikayesi ise, ülkemizin yaşadığı kimlik krizinin bir neticesi idi. Din derslerine çok ilgili ve çok sorulu gelen bu kızımız, müthiş bir gönül zen­ginliğine sahipti. Nitekim, büyük bir açlıkla okuduğu kitapların, devam ettiği sohbetlerin feyziyle iç dünya­sı zenginleştikçe zenginleşti ve sonunda beş vakit namazlı, başörtülü bir liseli oldu. Bu oluşla birlikte, önce okulda, sonra da evde başı ağrıtılmaya başlandı.

 

 Okul dışında bile başörtüsü istenmiyordu. Evde de babası başörtüsüne karşı çıkıyor, saccadesini sobaya atıyor­du. Ona göre kızı çok tehlikeli bir yolda idi. Bu gidi­şin sonu mutlaka gizli bir örgütte son bulacaktı. Bu bakımdan da örtüsünü yakın bir komşuya bırakıp eve başı açık olarak geliyor, köşe bucak sakladığı seccade­sini de, evde el ayak çekildikten sonra çıkarıp namazı­nı kılıyordu.

Fakat, bir gün babasının sıkı takibiyle suç üstü ya­kalandı. Babası namazını bozdurarak üzerine yürüdü ve acımasızca dövdü. Ağlayarak bana geldiğinde yü­zü gözü mosmordu.

 

Evden atılmıştı. Fakat, tekrar eve dönmekten başka yapacak şeyi yoktu. Daha fazla sabır vermesi için hep birlikte Allah'a yalvaracaktık. Ona sabır, babaya da insaf ve vicdan vermesi için, bü­tün çevre duaya durmuştu.

 

 

Sonunda bu çilelere katlana katlana üniversiteyi kazandı. Babasıyla yaptığı anlaşma sonucu, başını örtmeyecek, fakat, namazlarına da müsaade edilecek­ti. Baba, bu gerici hallerin geçici bir heves olduğunu sanıyor ve fakülte hayatıyla birlikte bilinçlenip çağdaş yaşayışa geleceğini umuyordu. Fakültedeki ilk sene onu başı açık gören bölüm başkanı hocası, zekasına, çalışkanlık ve disiplinine hayranlığını belirtiyor, şim­diden fakültede kalacak gibi hazırlanmasını tavsiye ediyordu.

 

 

Zaman içinde biraz yumuşayan ve ev dışında ba­şörtüsüne de müsaade eden babanın eziyetleri azalmıştı. Fakat bu defa da onu başörtülü gören hocası ta­vır değiştirmişti. Bu da nesiydi?

 

Böyle akıllı, çalışkan ve istikbal vadeden bir üniversiteli kıza yakışır mıydı bu kıyafet? Girilemeyen imtihanlar, disiplin cezaları, aşağılayıcı tavırlar birbirini izledi. Kabus gibi geçen yıllar, gözyaşlarıyla doldu.

 

         Bu arada bir takım koca koca adamlar beyanatlar veriyorlar, gelişen gericilikten, laikliğin sarsılmasın­dan sözediyorlardı. Başörtüsünün bir dini vecibe de­ğil, siyasî bir üniforma olduğunu savunuyorlardı. Be­ri tarafta ise, benim çileli, gözü yaşlı kızım, "Biz mi yı­kacağız bu devleti" diye şaşkınlık içinde söyleniyor­lardı.

 

             Fıtratın sesi, yıllardır bastırılan imanın icabı bütün güzelliğiyle ve şuuruyla görünüyordu. Dünyanın geçirdiği büyük değişimi, İslâm âleminin yaşadığı öze dönüş hareketini göremeyenler ya da görmek isteme­yenler, hala anlaşılamaz bir inatla direnmeye devam ediyorlardı. Hem de, demokrasi, özgürlük, laiklik nu­tukları ata ata direniyorlardı.

 

 

                    Benim Yunus gönüllü, Rabia sabırlı kızım ise, " Allahım, babama kul olmanın zevkini tattır. Babam gibi düşünenlere de hidayet ver" diye dua ediyordu. Evet, bu dualarla İslâm ima­nı muhtaç gönüllere nurunu vere vere yerleşiyordu. Bu öyle bir gelişme idi ki, eğitmesi gerekenler eğite­cekleri tarafından eğitiliyordu. Uyanış, alttan üste, ta­bandan tavana doğru yayılıyordu. Çocuklar babaları­nı, hocalarım çağırıyorlardı imana, İslama... Devran tersine dönmüş, hesaplar bozulmuş, "ölülerden diri­ler çıkar" olmuştu.

 

 

•  • •

 

Ve on beş yıldır bakalım altından ne çıkacak diye beklenen başörtüsünden, şimdi ahlâklı, faziletli, çalış­kan, vatana, millete faydalı bir insan çıktı. Bu binlerce örneğinden biriydi örtülü kızlarımızın... Fakat, teset­türün altından başka şeyler çıkacağım hâlâ bekleyen­ler var.

 

Başörtüsüne hâlâ kırmızı görmüş boğalar gibi saldıranlar var. Kısacası, gelişimi, değişimi hâlâ görüp kavramayanlar var. Elmaya vurulan armut aşısının tutmadığını İNŞAALLAH onlar görecekler. Çünkü, kavlî ve fiilî dualarımız onlar içindir de...

 

•  • •

 

Çalıştığım okulun kantincisi, her kandil günü şika­yet eder:

"Siz niçin benim ekmeğimle oynuyorsunuz?"

"Ben kimsenin ekmeğiyle oynamam."

"Ama yine satışım düştü. 800 simit yerine bugün 350 simit satabildim, bu küçücük çocuklar her kandil oruç tutmasa olmaz mı?"

 

 

Kantincimiz bilmiyor ki, o küçük ruhlarda Allah'a kulluğa doğru önüne geçilemez bir meyil gelişmek­te...

 

Bazen, orta birinci sınıftaki minikler bile, ana baba­larına rağmen oruca niyetleniyorlar. Bir tanesi soru­yor:

 

"Hocam, ben zayıfım diye annem oruç tutturmu­yor. Ama ben çok istiyorum. Sabahleyin kahvaltıda sadece bir bardak çay içtim. Şimdi daha çok erken, oruç tutabilir miyim?"

 

Yine orta birinci sınıflardan zayıf, nahif bir kızımı­zın ailesinden gizli, sahursuz tuttuğu orucu, öğleye doğru ağır gelmeye başlar. Bir ara içi geçer, fenalaşır... Ben gördüğüm zaman yatırıldığı sıranın üzerinde gözlerini yeni açıyordu. Fakat dudaklarına uzatılan suyu kabul etmiyor, ağzım sıkı sıkı kapatıp, "Orucum bozulur" diyordu.

 

Bu da binlerce örneğinden biri... Din kültürü ve ah­lâk bilgisi dersinin sadece teorik manadaki işlenişi gözönünde bulundurulursa, bu gelişmelerin tamamen insiyaki anlaşılır.

 

 

• • •

 

 

Bir tarihte, çalıştığım okulun müdürü beni çağırdı. Yanında subay olan bir velimiz vardı.

 

Tanıştırıldık. Hoş beşten sonra, bu velimizin bir hayli iltifatlarına nail oldum. Sonra da aramızda şöyle bir konuşma geçti:

"Namaz sûrelerini ezberlenmek için biraz daha az veremez misiniz?"

 

 

"Bu konuda çocuklardan herhangi bir şikayet yok. Üstelik sizin çocuğunuza az bile geliyor. Sûre ezberle­mede çok başarılı."

 

"Hocam, mesele çocuğun ezberlemesinde değil. Annesiyle beni de işin içine soktu. Birlikte ezberliyo­ruz. Fakat biz yetiştiremiyoruz, biraz tuhaf oluyor. Ez­berleme süresini biraz daha uzun tutarsanız, hep bir­likte başaracağız."

 

•  • •

 

Çocukları tarafından uyarılan veliler safına İstan­bul'un sabık Belediye Başkanı Bedreddin Dalan da katıldı. Sayın Dalan, basına yansıyan şekilde şöyle ko­nuşuyor:

 

"Said Nursî konusunda biz yanılmışız. Said Nursî büyük bir İslâm âlimi olmanın ötesinde, aynı zaman­da vatanı Ruslara karşı savunurken esir düşen bir kahraman imiş. Anadolunun birlik ve beraberliğine hizmet eden bu zatı biz yanlış tanımışız. Bunları bana oğlum söyledi. O araştırmış."

 

 

•  • •

 

Yurt dışında çok daha yoğun kültür baskısıyla inancından uzaklaşmış insanlarımızda da, öze dönüş belirtileri oldukça güçlü görünüyor. Berlin'de, İslâmı anlatmak için yapılan bir toplantıya, hippi görünüm­lü bir genç hanım da gelmişti. Yanındaki tipik Alman hippisi gencin İslâm konusundaki sorularını cevapla­mamızı istiyordu.

 

Kendisi İstanbul'da doğmuş, küçük yaşta Almanya'ya getirilmiş, sonra da boşanan ana-babasının arasında başıboş kalmıştı. Evlendiği bu Al­manın mutlaka Müslüman olmasını arzu ediyordu. Kendisinin isminden başka bağı kalmamış görünme­sine rağmen, evlendiği kişinin dinsiz oluşundan fevkalade üzüntü duyuyordu. Böyle birinin bir iki saat içinde Müslüman edilemeyeceğini, kendisinin Müslü­manlığı öğrenerek örnek olmasını teklif ettiğimiz za­man gözleri yaşardı.

 

"Zaten öyle yapabilseydim, bu adam çoktan Müs­lüman olmuştu" dedi. Ve ekledi:

"Galiba haklısınız. Ben kendimi Müslüman eder­ken, kocama da yardım etmiş olacağım inanç konu­sunda. .."

 

Çeşitli renklere boyanmış saçlarına, hırızmalı bur­nuna bakakaldım. İslâm nerede, kimleri çekiyordu şefkatli sinesine...

 

 

• • •

 

Berlin Muradiye Camiinde bir konuşma yapmış­tım. Kurban Bayramına bir hafta kadar kalmıştı. Ko­nuşmamı bitirdikten sonra cemaate dedim ki:

 

"Muhterem Müslümanlar, bir hafta sonra Kurban Bayramı gelecek. Özellikle bayram namazı sırasında çok dikkatli olmanız gerekir. O gün yılda bir defalığı­na camiye gelenler olur. Belki de ömründe ilk defa ge­lenlere bile rastlanabilir. Bu bakımdan çok ince, kibar ve nazik olmalı, İslâm ahlâkının güzelliklerini göster­melisiniz. Kaçırıcı hareketlerden şiddetle kaçınmalı, çekici, cezbedici, sevdirici olmalısınız. Namaz polisli­ği de yapmamalısınız. Yanlış yapanları kaba bir bi­çimde uyarmayınız. Kötü, yanlış ve noksan yanları görüp tenkit edeceğinize, iyi, güzel ve doğruları gö­rüp kutlayınız."

 

 

Namazdan sonra otuz yaşlarında görünen bir genç adam ürkekçe yaklaşarak, "Sizi gideceğiniz yere ka­dar götürebilirim" dedi. Teşekkür ettim. "O halde size

 

 

bir şeyler ikram edeyim" dedi. Yine teşekkür edince, baktım bırakmak istemiyor, birlikte gitmeyi kabul et­tim. Yolda bana şunları söyledi:

 

"Hocam, ben kendi başıma ilk defa camiye geliyo­rum. Aslında bayram namazına gelecektim, ama o gün çok kalabalık olur diye, daha sakin bir zamanda gidip prova yapayım diye bugün geldim. Fakat şimdi korkum geçti. Bayram namazına çekinmeden gelece­ğim. Çünkü cemaate yaptığınız konuşmadan sonra, ne kadar pot kırsam, bir şey demezler herhalde. Bu sebeple size çok teşekkür ederim."

 

 

Avrupadaki üçüncü neslin uyanışı yavaş ve fakat emin adımlarla gelişiyor. Bunun ilgi çekici bir örneği­ni Almanya'nın Solingen şehrindeki olayların protes­to gösterilerinde gördük. Bu protesto gösterilerine ka­tılan genç kardeşlerimiz, bütün Avrupalı görüntüleri­ne rağmen, dillerinde tekbir, ellerinde bayrakla yürü­yorlardı.

           

Evet, ellerindeki albayrağın mânâsını diller­deki tekbir açıklıyordu. Bu durum, içinde yaşadıkları yabancı kültür baskısına anlamlı bir protesto idi. Ve daha da önemlisi, içlerinde sakladıkları bir vicdanî sırrın dışa vuruşu idi. Aradıkları kimliğin, bayrakla ve tevhid kelimesiyle temsil edildiğini söylüyorlar ve böylece kurtarıcı adresi bulmuş oldukları müjdesini veriyorlardı.

 

 

Laiklik yobazları ne derlerse desinler, aranan bu­lunmuştur.

 

Evet, bir millet yeniden uyanıyor. Bütün olumsuz­luklara, görünür görünmez bütün tuzaklara rağmen bir millet kendine geliyor, bir kabustan uyanır gibi, bir gafletten silkinir gibi, ruh köküne hasretlerin en derinini duyar gibi...

 

 

Bu uyanışa aslında bütün dünya muntazır... Başka ülkelerin uyanışı da, bu kendine gelişe bağlı görünü­yor.

 

Güzel ahlâkı ve iyi komşuluk ilişkileriyle etkilediği Almam İslâmla tanıştıran Kayserili Ali, bir gün birlik­te kıldıkları namazdan sonra çok şaşırır. Çünkü, Al­man arkadaşı birden onun yakasını kavrar iki eliyle, ciddi bir sitemle şöyle konuşur:

 

 

"Bu vakte kadar neredeydin? Niçin bize daha önce İslâmı anlatmadın. Bak babam daha geçen sene öldü. İyi bir insandı. Her ne kadar dinsizim derse de, o da benim gibi arayış içindeydi.

 

 

Bizimle bir yıl önce ilgi­lenmiş olsaydın, eminim babam da âhirete şehadeti çekmiş olarak gidecekti."

 

Sadece bu Alman mı yakamızı tutacak? Eminim ki, "Daha önceleri neredeydiniz?" diyenlerin sayısı bir hayli kabarık görünüyor. Artık şaheser uyanmalı... Uyanış hızlanmalı... Çünkü bu uyanışa bütün dünya, bütün insanlık muhtaç...

 

 

Müslümanlar îslâmın farkını yaşayarak gösterme­lidirler. Bu hem Yaratıcımıza karşı en vazgeçilmez bir kulluk borcu, hem de başkalarını etkilemenin en tesir­li yoludur.