İslamda Tarih Farkı

İslâm tarihi, dünya tarihinin yüz akıdır. İnsanlığın geçmişinden onu çıkarırsanız, geriye sadece karanlı­ğın hikayesi kalır...

 

Hayatı yaşanılır kılmaya çalışan Allah elçilerinin tarihi, İslâm’ın tarihidir. Bu bakımdan bizim tarihimiz Hz. Âdem'le başlar.

 

Vahyin nurunu parıldatan bu kutup insanların so­nuncusu, insanı insan, hatta sultan eden bir imanı, Kur'ân'Ia insanlık âlemine getirmiştir. Bu sebeple, ta­rihi ahlâk ve faziletle süsleyen bütün hatıralar, Onun getirip öğrettiklerinin içindedir. Her dönemde hayat, Ona yaklaştığı ölçüde insanîleşmiştir. Bu bakımdan da, şefkat ve merhametin tarihi İslâmsız yazılamaz. Kanın, kinin ve düşmanlığın tarihi de Avrupasız ol­maz.

 

• • •

 

Ne yazık ki, biz, bu tarih farkım farkedemedik. Ta­lihimiz olan tarihimize küstük. İnsanımızla tarihimi­zin arasına giren kara kediler ise, onu yağmaladılar. Maddesiyle ve manasıyla yağmalanan tarihimizi, bu­gün Avrupa’nın başkentlerindeki dünyaca ünlü müze­lerde bulabilirsiniz. Komple bir sanat harikası mihra­bı Berlin'de, en eski Kur'ânları Londra'da görebilirsi­niz... Nasreddin Hoca fıkralarını Almancaya uyarlanmış olarak dinleyebilir, Karagöz'ü Yunan eseri olarak seyredebilir, dolmayı İtalyan yemeği olarak yiyebilir­siniz.

Bizim, tarihimizde yaşanmış bir menkıbeyi, Batı ta­rihine mal edilmiş olarak okuyabilirsiniz. Batılı kendi­sinde olmayan güzelliği bizden tırtıklayarak kendini zenginleştirirken, biz akıl almaz bir redd-i miras telaşındaydık. Bu redd-i miras, giderek, redd-i ecdat, redd-i medeniyet haline dönüştü... Adeta, renginden utanan bazı Afrikalıların, atalarının beyaz olduğunu ispatlamaya kalkışmaları gibi... Neydi telaşımız?

 

Unuttuğumuz ve zamanla da utanır olduğumuz bir maziden kendimizi kurtarmak istiyorduk. Yani biz, tarihi, bir geçmişi mahkûm etmek için kullandık. Oysa ki tarih, geleceği aydınlatmak içindir.

 

"Kökü mazide olan âti" olmalıydık. Köksüzlüğü seçtik. Nasibimize, loş ve sarsıntılı bir gelecek düştü. İki arada, bir derede serseri mayınlar gibi olduk. Kim­liksiz, kişiliksiz ve haysiyetsiz... Ayak altında dolaşan ve bir baltaya sap olamayan gariplerdik artik... Sahip­siz, kimsesiz ve yapayalnız kaldık...

 

Asıl öksüzlük, köksüzlüktür. Yahya Kemal'in diliy­le:

 

Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük,

Budur âlemde hudutsuz ve hazin öksüzlük!

 

Evet, milletler de ağaçlar gibi, köklerinin gücü ka­dar yaşarlar. Bizi, 1923'ten başlayan bir tarihe mah­kûm edenleri, tarih bugünden mahkûm etmiştir.

 

Müşterek hafızamız olan tarihimize sırtımızı dön­dük. O gün bu gün, günübirlik yaşamaya, sabun köpüğü ömürlü modalara takılmaya ve istikrarsızlığa alıştık.. Tarih, bize köklü ve sağlam bir taban idi. Ya­lan tarihimiz tabansızlığın, temelsizliğin tarihi oldu.

 

"Geçmişine taş atanların, geleceğine gülle atılacağı­nı" hesap edemedik.

 

• • •

 

Köklü ve zengin bir geçmişe dayanmayanların, ge­niş ufuklu geleceklerden nasibi yoktur. Ahlâk ve fazi­letle süslü bir tarihi olanlar, o değerleri yeniden ve bir daha yaşamayı ümit edebilirler. Bu sebeple, Amerika iki asırlık devletleşme dönemini yüceltiyor. İhtişamlı kutlamalarla anıyor. Almanya, kökünü derinlerde gösterebilmek için, devletinin değil, tek tek şehirleri­nin geçmişini gündeme getiriyor. Berlin'in 750. kuru­luş yıldönümünü adeta icat ediyor. Biz ise, bin muhteşem yılı getirip sarsak bir, yetmiş beş-seksen yıla hapsediyoruz...

Amerika'nın keşfi, İstanbul'un fethinden 39 sene sonradır. Fakat, Osmanlının İstanbul'a girişiyle, Avru­palının Amerika'ya girişi arasındaki benzersizliğe fark demek bile imkansızdır.

 

Çünkü, herşeyden önce niyetler başkadır. Avrupalı, altın toplamak, köşe dön­mek için gider. Yeni kıtanın her türlü zenginliğine el koyar, yerlilerini, yani asıl sahiplerini de korkunç bir soykırıma tabi tutar. Maddeci Batinin yüzünü ebediyyen kızartacak vahşetler, zulümler uygulanır...

 

Amerika kıtasındaki eski medeniyetlerden, Maya­lardan, Azteklerden, İnkalardan, hatta Kızılderililer­den bugüne pek birşey kalmamıştır. Bu milletlerin kültürü müzelik olmuştur.

Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'a gerçek medeniye-1 ve insanlığı getirmiş, ezmemiş, yok etmemiş, mahvetmemiştir. Bugün İstanbul'da hâlâ yaşayan azınlık kültürü, Müslüman fethinin mânâsını, güzelliğini, in­saniliğini göstermeye yetebilecek bir canlı vesikadır. Sadece İstanbul değil, Osmanlının gittiği her yerde, adalet hakim olmuş, dinî ve etnik kökeni ayrı olanlar da insanca bir hayat yaşayabilmişlerdir.

Osmanlının bırakmak zorunda kaldığı topraklarda ise, kanlı katliamlar, acımasız soykırımlar ve kültürle­re yönelik cellatlıklar yapılmıştır. Osmanlı daima sığı­nılan, Batı ise hep sömüren olmuştur. Bayezid-i Veli döneminde, İspanya'dan kaçan Yahudilere bile, sade­ce İslâm şefkati kucak açmıştır.

 

Bu müthiş farkın gerçek sebebine baktığımız za­man ortaya çıkan, İslâm imanıdır. Bu imandan alman ilhamla, takip edilen "nizâm-ı âlem" davasıdır. Allah adını yücelterek, bütün insanlığa adaletli bir düzen getirme niyeti... Batının böyle bir niyeti hiç olmamış­tır. Kutsal ilan ettikleri Haçlı Seferlerine asker toplar­ken bile, Anadolu’nun, Mezopotamya’nın, bal kaymak akan nehirlerini, altın gümüş dolu dağ ve tepelerini anlatmışlardır cahil halka...

 

Bizde tarih düşmanlığı, İslâm düşmanlığından kaynaklanmıştır. Çünkü, tarihimiz bütün mefahirini İslâm’dan almıştır. Seferler "i'lâ-yı kelimetullah" uğru­na, zaferler islâm namınadır.

 

Ülkeler fethedenler gu­rurlanmamışlar, başarıyı Allah'tan bilmişlerdir. Çün­kü onlar, "Gururlanma padişahım, senden büyük Al­lah var" seslenişini duymuşlardır tebâlarından... "Ha­kim değil, hadim" olmayı şeref bilmişlerdir.

 

Bu şuurun en mühim temsilcilerinden biri olan Ya­vuz Sultan Selim, Mısır'ın fatihi, Mekke ve Medi­ne'nin hadimi, Mukaddes emanetlerin emanetçisi ola­rak döndüğü İstanbul'a, gece yarısından sonra, gizli girmiştir. Bütün meselesi, kendinde bir varlık tevehhüm etmemek, gurur ve kibire kapılmamaktır. Kulluk bilinci güce bereket vermiş, devri muhteşem kılmıştır.

 

Sonraki devirlerin, "ben ve bencillik" devirlerinin, "enaniyet ve gurur" zamanlarının neticesi ise ortada... Bütün bu ordunun, hatta milletin zaferini getirip bir tek kişiye vermenin, sunî gurur ve kibir abideleri inşa etmenin, tek adamcılığın doğurduğu lider sultalarının tesirini henüz atabilmiş değiliz. Hindistan'ın kutsal inekleri gibi, gelen nesillerin yoluna yatıp, önünü tı­kayan bu heyulaları, hâlâ kaldırabilmiş değiliz.

 

Tarih bir bütündür. Acı tatlı bütün devrelerini bir­likte değerlendirerek bugüne dersler çıkarabiliriz. Biz­de ise, belli bir devreyi atlayarak karnıyarık bir tarih yapmaya çalıştılar. Eski putperest döneme uzanabil­mek için, Osmanlıyı, Selçukluyu, ilk Müslüman Türk devletlerini yok saydılar. Onların yerine, Cengiz'i ge­tirip oturttular. Aslında bu oyun, bütün İslâm dünya­sında İngiliz siyaseti eliyle oynandı. Meselâ Mısır'da da, İslâm tarihi atlanarak Firavunlar devrine geçildi. Onlar övülüp yüceltildi.

 

Bunu düşmanlarımızın yapması anlaşılır bir şey­dir. Çünkü, onlar hâlâ geçmiş asırların korkusunu ta­şıyorlar. Bizim unuttuğumuz geçmişi unutmadıkları için, geçmişimizi, muhteşem mazimizi silmek, yok et­mek istiyorlar. Tarihin tekerrür etmesinden çekiniyor­lar. Bakınız,

İkinci Viyana Kuşatmasının 300. yıldönü­mü çok büyük kutlamalara sebep oldu Avustur­ya da... 300 sene sonra, hâlâ seviniyorlar Osmanlılar­dan kurtulduklarına... (Zaman zaman gerçi biz de Os­manlıdan kurtulduğumuza seviniriz, resmî nutuklarla ve düşman gibi konuşuruz maziye...) Bir Avusturya gazetesi, bu törenler için davet edilmiş bulunan Meh­ter Takımının Viyana surlarından girerken çektiği res­mi koymuş yarım sayfa... Altına da şu cümleyi eklemiş:

 "Dostça girişi bile ürküntü verici..”

 

Daha da enteresanı, o törenler münasebetiyle, yani 1983 yılında Viyana surlarından Osmanlıları gözetle­mekle görevli memurların işlerine resmen son veril­miş. Osmanlı korkusunun icat ettiği bu memuriyetler, sembolik de olsa, tam üç asır sürmüş...

Bunları anlaşılır gibi değil... Alman Profesör Anne marie Schimmel, 18 Temmuz 1994 tarihli Türkiye Ga­zetesinde şöyle diyor:

 "Avrupalılardaki Türk ve İslâm düşmanlığı, onları yeterince tanımamalarından kaynaklanıyor. Ben bu düşmanlığı anlayamıyorum. Oysa, Türklerden öğre­necekleri çok şeyler var. Fakat Avrupalılar, hâlâ hep Viyana Muhasarasını hatırlıyorlar."

 

Avrupalının Osmanlı korkusunu bile anlaşılamaz bulan Sayın Schimmel, acaba bizim düşmanlığımızı nasıl buluyor? İyi ki nezaket göstermiş de bu konuya değinmemiş...

Biz bu ülkede, bugünkü başarısızlıklarımızdan do­layı Fatih Sultan Mehmed Hanı suçlayanları bile gördük. "Niçin Batıya yönelip de bütün Avrupayı korkutmuş"muş... Hele de, "Niçin Papanın Hıristiyanlık teklifini kabul edip de, bütün dünyanın sultanı olmayı gerçekleştirmemiş"miş..,

 

 Diğer taraftan da, Yavuz Sultan Selim Han, eline her türlü fırsat geçmişken, "Neden Hıristiyanları zorlayıp Müslüman yapmamış"mış tenkitleri...

 

Ne biri, ne de diğeri mümkündü... Çünkü, onlar, kendi akıllarıyla değil, Allah'ın iradesine ve Onun hü­kümlerine göre, yani İslama göre davranmak istiyor­lardı. Ve başında oldukları sistem bunu böyle istiyor­du. Teklif var, tehdit yoktu. İkna serbest,, icbar yasak­tı... Mesele sadece tebliğ meselesiydi. Böyle olduğu içindir ki, asırlar sonra bugün onların izleri silinmi­yor. Yaptıkları gönül fetihlerinin tesirleri, bütün hain­ce baskılara rağmen gündemde kalabiliyor. İşte Bosna-Hersek... Hâlâ Osmanlı... Ve işte Sırplarca kuşatıl­mış durumda bulunan Sancak...

Sancak Milli Meclis Başkanı Süleyman Uglanin, 26 Temmuz 1994 tarihli Zaman Gazetesinde şunları söylüyor:

 

"Balkanlar Osmanlı dönemini arıyor. Biz Osmanlı­nın nesliyiz. Osmanlının Balkanlardaki emanetiyiz. Sancak halkı en mutlu günlerini Osmanlılar devrinde yaşamıştır.

 

"Bizde Osmanlı kültür hayatının izleri halen de­vam etmektedir. Günlük konuşmalarımızda Osmanlı­dan kalan çok sayıda kelime ve cümleler var. Bakınız, Sancak Milli Meclis Konseyinin bir kararıyla, bayrağı­mıza, Osmanlıya duyulan hayranlıktan dolayı, Os­manlının barış sancağı olan yeşil zemin üzerine üç hi­lali ilave ettik. Yani bayrağımızda Osmanlı var. Ben makam odamda Sancak bayrağının yanı sıra bir Türk bayrağı ve büyük Sultan Fatih Mehmed Hanı eksik etmem. Ben onların hayranıyım. Halkımıza, Osmanlı­lar aleyhinde Sırplar tarafından yapılan bunca yanlış ve  yalan propagandalara rağmen, Sancak halkının gönlünden Osmanlı sevgisi silinememiştir."

 

işte, bu gönül fetihleri sayesindedir ki, Osmanlının terketmek zorunda kaldığı ülkelerde bile, yıllar boyu cuma hutbeleri Osmanlı Sultanları adına, özellikle de Sultan Abdülhamid Han adına okunagelmiştir.

 

Fakat bütün bu duygulandıran güzelliklere rağ­men, Osmanlıya, Osmanlının payitahtında yapılanlar hakikaten utanç vericidir. Hadi yaşayanlarından korktuk ve ülke dışına attık. Fakat, geride bıraktıkları eserlere karşı olan tavrımız, hatıralarına saygısızlığı­mız, akıl dışı bir kin ve düşmanlık boyutudur. Sadece Osmanlı eseri olduğu için hâlâ üvey evlat muamelesi gören camiler, çeşmeler, medreseler, türbeler, yazılı eserler, ilim kitapları, sanat şaheseri hat, tezhip, min­yatürler, musiki...


Çok önemli birer tarihi değer olan 119 türbenin hâ­lâ ziyarete açılamaması bile bu ihmalin günümüzdeki acı bir göstergesidir. Halkın sahip çıktığı, hatta tamiri için gerekli masrafı üstlenerek istediği bu hatıralara, ne yazık ki Kültür Bakanlığı sahip çıkmamaktadır.

 

İşte bu acı vurdumduymazlığın ilginç bir örneği... 26 Temmuz 1994 tarihli Türkiye Gazetesinden bir ha­ber:

 

"Esnaflar, Hamidiye Türbesini müsaade edildiği takdirde restore ettirmek istiyor.

"Eminönü'nde mahzun bir türbe... Cumhuriyet ta­rihi içinde en çok mağdur olan eserlerin başında ge­len türbelerdir. Cumhuriyetin ilanından hemen sonra medrese, tekke ve zaviyelerle beraber kapatılan ve yıllarca içine girilemeyen türbeler, ancak son yıllarda birer birer açılmaya başlandı. Fakat, ziyarete açılanla­rın da çok harap durumda olduğu ortaya çıktı. Bazıla­rının restorasyonuna başlandı. Ancak, hâlâ bitirileme­di. Bu sırada, bir çok türbenin içindeki kıymetli eşya­nın ve çinilerin çalındığı görüldü. (Demek ki kapatı­lan türbeler, sadece hırsızlara açık tutulmuş.)

 

"Bugün hâlâ kapalı tutulan bir çok türbe mevcut. Kapılarında asılı duran kilitlerle turistlerin dikkatini çeken türbelerimiz arasında Hamidiye Türbesinin mühim bir yeri var.

"Eminönü'nde, kendi adını taşıyan caddede bulu­nan ve klasik Osmanlı Türk mimarisinin en güzel ör­neklerinden olan Hamidiye Türbesinin en mühim özelliği ise, içinde Peygamber

 

Efendimizin (a.s.m.) mübarek ayak izlerinin bulunması...

"Sultan I. Abdülhamid ve V. Murad'ın da medfun bulunduğu türbe, yılların ihmali yüzünden oldukça perişan görünüyor. Yakındaki bir kaç işyeri sahibinin özel gayretleri olmasa, bugün türbenin durumu daha da kötü olabilirdi.

"Kapısının üstünde mükemmel bir hatla yazılmış, "Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüle­ceksiniz" mealindeki âyet-i kerime ise yılların tahriba­tıyla karardığı için zor okunuyor.

 

"Mezarlık tarafındaki duvar dibine atılmış masa­larda insanlar karınlarını doyuruyorlar. İçerdeki asır­lık mezartaşları ise, bu insanların dikkatini bile çek­miyor. Türbenin dış cephesindeki çeşmelerin musluk­ları sökülmüş, küçük aharların içine çöp doldurul­muş../'

 

Özi Kalesinin Ruslar tarafından ele geçirildiği ve oradaki Müslüman ahalinin topyekün hunharca öldü­rdüğünü duyan şefkatli padişah I. Abdülhamid, bu acıya dayanamamış ani bir krizle vefat etmişti. Şimdi torunlarının, mezarına reva gördükleri muameleden dolayı nasıl bir ruh hali içindedir acaba?

 

• • •

 

Sanıyorum seksenli yılların başıydı. Fenerbahçe futbol takımı, Fransa'nın Bordo'suyla oynayacaktı. Fransa'da oynanacak maçın berabere bitmesine adeta bir mucize olarak bakılıyordu. Maçı, 3-2 kazanan Fe­nerbahçe herkesi şaşırtınca, bu başarının sırrı Macar antrenöre sorulmuştu. Sözleri arasındaki şu cümleler, tarihimiz açısından bol ibretli bir ders gibiydi bizlere:

 

"Futbolcularımın endişe ve heyecanlarım görünce, onlara maça çıkmadan önce şöyle konuştum: 'Sizler, zor zamanda zafer kazanan bir milletin çocuklarısı­nız. Dünyanın en üstün güçlerinin yüklendiği Çanak­kale'de aslanlaştınız ve düşmanlarınızı oradan geçirmediniz. Milli Mücadelede, ölmüş gibi görünen hali­nizle şahlandınız ve yurdunuzu kurtardınız. Şimdi burada, çok iyi hazırlanıp geldiğiniz bir maçı kaybedemezsiniz. Kazanacaksınız. Kazanmaya mecbursunuz. Atalarınızın askerî tarihe yazdırdıkları inanılmaz za­ferlere, bir spor zaferi de siz kazanarak teşekkür et­melisiniz. Türk spor tarihi şimdi sizden böyle bir gali­biyet bekliyor."

   

• • •

 

Bizler tarih zenginiyiz. Fakat bu zenginliği yeni ne­sillere aktaramıyoruz. İnsanımız hazine üstünde yaşa­yan fakirler gibi... Sahip olduklarının farkında değil.Temsil ettiği medeniyetin üstünlüğünü, güzelliğini ve değerlerini hakkıyla bilebilse, katiyyen aşağılık duy­gusuna kapılmaz, başka güçler önünde kompleks duymaz, yaban ideolojilere kapılmaz...

 

Evet, biz, herkesten fazla tarih zenginiyiz. Dünya­nın hangi sigorta şirketi, Sultanahmet'i, Süleymaniye'yi, Selimiye'yi, Topkapı Sarayını ve oradaki Mu­kaddes Emanetleri sigortalayabilir? İstanbul Boğazına kaç liralık bir kıymet biçebilirsiniz? Bunların maddi karşılığı hangi hesap makinesine sığar? Bir Dolmabahçe Sarayının sigorta bedeli kaç paradır, hiç merak ettiniz mi? Bu sarayımızı sigortalamaya gelen dünya­nın en zengin sigorta şirketinin, eseri inceledikten sonra, rakamlarla bu esere fiyat biçmenin mümkün olmadığını, dolayısıyla da, böyle bir yükün altına gi­remeyeceğini söyleyerek dönüp gitmesini nasıl açıklı­yorsunuz?

 

İşte bütün bu paha biçilemeyen tarih hazinesinin 60 milyonda birine, hepimiz sahibiz... Yani tarih zen­giniyiz, ecdadımız sayesinde... Türbelerine sahip çıka­madığımız, inançlarını hakkıyla benimseyemediğimiz atalarımız sayesinde... Onlardan utananları zaten to­runları olarak ve dolayısıyla da mirasçıları olarak gör­memiz mümkün mü?

 

Ecdadımız, büyük düşünürdü. Bu sebeple büyü­müşlerdir. İnançları büyüktü. Bu yüzden hiç bir za­man küçüklüğe tenezzül etmemişlerdir. İşte size bir asra yaklaşan ömrü içinde son Osmanlılardan birini, daha doğrusu o kültürün aşıklarından birini takdim edeyim şimdi: Münevver Ayaşlı... Bir zamanlar, ken­disine, niçin hacca gitmediğini sorarlar. Şöyle cevap­lar:

"Evladım, ben İmparatorluk çocuğuyum. Selanikli olmamama rağmen, babamın memuriyeti dolayısıyla orada doğdum. İlkokulu Halep'te, devamını Beyrut’ta okudum. Benim için, meselâ, Üsküp ve Şam, Konya ve Bursa gibiydi. Mukaddes beldeler haritamın içindeydi. Şimdi ben oralara pasaportla ve vize ile gitmeyi hazmedemem. Pasaportsuz ve vizesiz mümkünse, hemen bu sene hacca gideyim... Beni ba­ğlayın, bir zamanlar, kaymakam, vali gönderdiğimiz yerlere şimdi büyükelçi, konsolos göndermemizi hâlâ anlayabilmiş değilim, yadırgıyorum..."

 

Evet, muhterem  Hacı Anne, biz de seni anlayamı­yoruz ve yadırgıyoruz. Çünkü, yanıbaşımızda bizi dinleyen genç kardeşimiz soruyor saf saf:"Abi, bir zamanlar oraları bizim miydi, gerçek­ten?"

 

Tarihimizin bir üstünlüğü de, ona nur ve huzur vermiş maneviyatımızdır. Nur, huzur ve ruh vermiş, mayası olmuş bir maneviyat... Daha doğru bir de­yimle, biz, dünya ile ahireti, madde ile mânâyı birleş­tirmiş, bütünleştirmiş bir anlayışın tarihini yaşadık. Bunun en belirgin delillerinden biri de, maddi iktida­rın, daima manevi saltanattan güç almasıdır.

 

Sevgili Hacı Annemizin, Münevver Ayaşlı Hanı­mefendinin deyişiyle, her iktidar bir manevi iktidarın desteğiyle güç bulmuştur. Taçsız sultanlar, iktidarı maddeten temsil edenlere yar ve yardımcı olmuşlar, güç, kuvvet vermişler, hedef göstermişler, gerektiği zamanlarda da moral ve ümit aşılamışlar, bazan da Ordu Şeyhi Merkez Efendi gibi başkomutana refakat etmişlerdir.

Meselâ, bir Osman Gazi, Şey Edebalisiz düşünüle­bilir mi? Yavuz Sultan Selim ile Muhyiddin-i Arabî arasındaki manevi alakayı görmezden gelebilir mi­yiz? Sultan III. Abdülhamid, Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin eline su döken bir derviş olmayı, kendi­ne şeref bilmemiş midir? Sultan II. Abdühamid Han, Şazeli Dergâhının himmetiyle yücelen bir veli padi­şah değil midir?

 

Tek kanatla uçmaya çalışan ve hep "teyk of'larda durdurulan Cumhuriyet Türkiyesi, bu güç kaynağından mahrum olduğu için, hep tökezlemekte, palazlanamamakta ve ayağına gelen fırsatları değerlendirememektedir. Böyle olduğu içindir ki, daima önlenebi­liyor, durdurulabiliyor. Zaten, Osmanlı da bu him­metleri alamaz olunca inişe geçmedi mi? Bazı ara de­virlerde gelenek yeniden canlanır gibi oluyorsa da, iç ve dış şer cephesi elbirliği ederek, madde-mânâ kay­naşmasını engelliyor.

 

Bu uyanış dönemlerinden en hazin bitmiş olanı da, Menderes dönemidir. Menderes'in arkasındaki mane­vî iktidar, Bediüzzaman Hazretleri idi. İlerlemiş yaşı­na rağmen, en aktüel meselelerde en gerçekçi çözüm­leri teklif etti. Menderes'i anladı. Başarısına fiilî ve kavlî dualar etti. Fakat, ne yazık ki, o, Bediüzzaman Hazretlerini tam anlayamadı. Etrafını aşamadı, şansını kullanamadı. Bu maneviyat kutbunun vefatından iki ay dört gün sonra da halkın hâlâ devam eden des­teğine rağmen, çok hazin bir biçimde iktidarı kaybet­ti.

 

• • •

 

Aslında bizim tarihimizin manevî temeli feyzini, himmetini, Resuller Resulünden (a.s.m.) almıştır. O kutlu ağızdan İstanbul'un hedef gösterilmesi, hedefe giden bütün yolları ve uğrak noktalarım da İslâmâ kazandırmıştır.

İstanbul önlerinde, Resulullahın bayraktan olarak bayraklaşan Ebu Eyyübe'l-Ensarî, nasıl şehrin manevî fatihi olmuşsa, diğer beldelerimizin de hep birer ma­nevî sahibi ve hamisi vardır.

Meselâ, Mevlânâsız bir Konya, Hacı Bayramsız bir Ankara, Şeyh Şaban Velisiz bir Kastamonu, Hayreddin Tokadîsiz bir Bolu, Emir Sultansız bir Bursa düşünülebilir mi? Yunus Emre gibi bazı velileri ise, bir çok şehrimiz birden paylaşmış ve kendinden saymıştır.

"Sizde kim var?" sorusuna Bilecik köylülerinin verdiği cevapta ise, maddî saltanatla manevî olanın aynılaştığını gösteren sade bir ihtişam vardır. Ertuğrul Gazi'yi kastederek, "Bizde de

Osmanlı vardır, be­yim" derler, mahcup bir iftiharla...

 

Anadolu evliya doludur. İsimlisi, isimsizi, tanınanı, unutulmuşu ile sayısız evliya tarihimizi şereflendirmektedir. Sadece Anadoluda mı? Hayır, Osmanlının kol kanat gerdiği bütün topraklarda... Onlar alperen mücahitler olarak, duran, oturan değil; seferden sefe­re koşan, askerden önce hedefe ulaşıp vasatı hazırla­yan bir hareketlilik gösterdiler. Çünkü, cihad hareket demekti, sefer demekti, hicret demekti...

 

Ve bütün bunlar da, Resulullah'tan (a.s.m.) gelen manevî miraslardı. Bir ana şefkatiyle ve imanın verdi­ği sim sıcak samimiyetle, halkı kucakladılar. Onların içinde kendilerini kaybetmediler. Çünkü halkın içinde Hak ile olmasını bildiler. Bütün insanlığı Cenab-ı Hakkın mahlûku bilmenin şuuruyla imana hizmeti en makbul ibadet saydılar. Hep verdiler... Almayı, Âlemlerin Rabbinden beklediler. İnsanların maddi manevi saadeti, onların yegane hedefiydi... Zira, ön­derleri, kılavuzları, canlarından çok sevdikleri şanlı Nebi de (a.s.m) bundan başka birşey yapmamıştı.

 

Bu fedakarlık sayesindedir ki, gittikleri her yerde mü'minlerin sayısı arttı. Mabetler fazlalaştı. Adalet ve huzur hakim oldu.

Bugün, ata yurdumuz Orta Asya’da yeniden canla­nan İslâm, Hoca Ahmed Yesevî bereketidir.

 

O Yesevi ki, vefat yaşında da Resulullaha benzemek niyetiyle 63 yaşına gelince, yer altına inmiş ve vefatına kadar da gün yüzü görmemiştir. İşte bu sadakatin bereketiyle yürüyen

 

Horasan erenleri, Anadolu’yu vatanlaştırmışlardır.

 

Bir zamanlar, yaban topraklarını vatan yapanların torunları, kendilerine miras bırakılan yurt üzerinde mabetsiz şehirler kurmaya giriştiler. "Ezansız semt­ler" le övünür oldular. Şükürler olsun Rabbe ki, bu çıl­gınlık da bitti. Akl-ı selim hakim oldu. Tarihi miras yeniden hakim oldu. Çünkü, ruh köküne zaten bağlı olan halk, sapıtan aydınını sabırla yola getirmeye baş­ladı. Şimdi, Anadolu’nun yeniden aslına, özüne dönü­şünü yaşıyoruz.

 

Tarihimizin her çöküş döneminde, ortaya daha bir başka çıkan ve insanımızı tutup kaldıran maneviyat sultanları olmuştur. Batıdan Haçlı Seferleri, doğudan da Moğol istilaları ile, iki ateş arasında kalan halkı, Mevlânâ'nın, Yunus'un kutlu nefesi kurtardı. Milli Mücadelede gayretleri ateşleyen yine maneviyat ku­tupları olmuştu.

 

Bizim tarihimizde din devletsiz, devlet de dinsiz düşünülememiştir. Bu bakımdan mücadele, "din ü devlet" için yapılmıştır. Kılıcın kazandığı, kalemle pe­kiştirilmiş, gönüllerdeki imanla da "ebed müddet" kı­lınmıştır. Çünkü, "bir kılıcın kazandığı zaferi, bir baş­ka kılıç yok edebilir.

 

Kalemle yapılan fetihler ise, tari­he mal olur. Tarihe, yani ebediyete...

 

Çağdaşımız olan bu ses, günümüzün "manevi cihad"ını işaretlemektedir. Bu cihadı, özellikle manevî Çöküş ve çözülüş dönemimizde seslendiren manevi­yat kahramanları, bugün ayakta kalışımızı borçlu ol­uğumuz büyüklerdir. Onlar, görünürdeki bütün ümitsizlik sebeplerini ümide çevirecek bir ferasetin, müjdenin ve aydınlığın temsilcisidirler. İşte onlardan biri... Bazan harp meydanlarında, hazarı zindanlarda, bazan sürgünlerde... Fakat hep ilimle, fikirle, imanla meşgul... Çöküşlerin çökertemediği bir "adam"... Herşeyin bitmiş gibi göründüğü bir anda, yeni ve nurlu bir başlangıç görerek ümit veren bir ses...Bediüzzaman...

Diyor ki:

"Şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek gür şada, İslâmın sadası olacaktır."

Sebebi ise, sır değil:

 

"İstikbalde, bütün hükümlerini akla ve ilme tespit ettiren Kur'ân hükmedecek..."

 

Onlarca yıl sonra, İngiliz tarihçisi de onu tasdik et­mek mecburiyetinde kalıyor:

"İslâm, bir hamlede Kudüs'e geldi. Bütün Hıristi­yanlık dünyası birleşti ve Müslümanları

Kudüs'ten attı. Fakat ikinci hamle ile Viyana'yi kuşattılar. Yine birleşik Avrupa orduları, Müslümanları Edirne'ye kadar geriletti. Şimdi üçüncü hamle için sıra İslâmda..."

 

Evet, şimdi bu hamle başlamıştır. Kılıç yerine ka­lemle, top tüfek yerine İslâm ahlâk ve faziletiyle... Gönülleri fethederek İNŞAALLAH...

 

Tarih, artık daha da huzursuz, daha da kanlı ve kinli olmamalı... Barış, dostluk, sevgi ve hoşgörü de  tarih olmak için sabırsızlanmaktadır.

 

Yarınlara, bizi utandırmayacak bir tarih bırakalım

 

"Gözü olana sabah ışımıştır..."

 

 

Yorumlar

(X)
Kapat
-->