İslamda Takvim Farkı

Takvim sözlükte düzeltme, doğrultma, kıvamına koyma, bir şeye kıymet tayin eylemek gibi manalara gelir. Deyim olarak ise, her gün güneşin doğuş, batışı­nı ve ayın hükümlerini kaydeden defter anlamını taşı­yor.

 

Zamanı ölçmek ve değerlendirmek insanlığın en eski meşguliyetlerinden biridir. Hayatı düzene koy­mak bakımından da takvim medeniyetin vazgeçilmez" bir şartıdır.

M. Ö. 4000'lerde Mısırlılar, zamanı güneş ve mey­dana getirdiği gölgenin boyuyla ölçmüşler. Daha son­ra gece de kullanılan kum ve su saatleri ve belli süre­de yanan mumlar kullanılmış.

İlk mekanik saat, Ab­basi Halifesi Harun Reşid zamanında yapılmış... Bu saatlerden biri, Fransa Kralı I. Şarl'a Halife tarafından hediye edilmiş, fakat çalışmasına akıl erdirilemeyerek ve içinde şeytan olduğu sanılarak kilisenin onayıyla imhasına karar verilmiştir.

Geçmişi ve geleceği ölçme ihtiyacı takvimi doğur­muştur. Takvimi meydana getiren ay, hafta, gün sayısı ve bunların bütün dünyada birbirine benzemesi, hep­sinin kaynağımn bir olduğunu gösterir. Bu tek kay­nak, ilk ve temel bilgileri öğreten atamız Âdem Pey­gamberden başkası değildir. Ona da, bütün eşyanın isimlerini öğreten Allah olduğuna göre, kaynak sema­vîdir.

Fakat zamanla herşey gibi takvim de farklılaş­mıştır.

Temelde güneş ve ay esasına göre iki çeşit takvim vardır. Güneş senesine göre hesaplamalar,

Rumî ve Miladî takvimlerdir. Ay senesine göre ise Hicrî takvim hesaplanır.

Her millet, kendine göre önemli gördüğü bir tarihî olayı takvim başı olarak kabul etmiştir.

Meselâ Roma­lılar, Roma şehrinin kuruluşunu, Yunanlılar ilk olim­piyat oyunlarının başlangıcını, Hıristiyanlar ise Hz. isa'nın doğum yılı sandıkları tarihi yılbaşı ilan etmiş­lerdir. Hz. Muhammed'in (a.s.m.) Mekke'den Medi­ne'ye hicreti de İslâm takviminin başlangıç yılı olarak kabul edilmiştir. Hicretin İslâm takvimine başlangıç olarak kabulü, Hicretten 17 yıl sonra Hz. Ömer (r.a.) devrinde gerçekleşmiştir.

Miladi takvime en yakın olan eski Roma takvimi olan Julien takvimiydi. M. Ö. 45 yılında Roma İmpa­ratoru Julius Caesar tarafından düzeltilen bu takvim­de sene 365 gün, 6 saatti. Her yıldan artan 6 saatler, 4 yılda bir sene 366 gün yapılarak halledildi. Bugün de, artık yıl, Şubat ayma eklenmektedir.

Julien takviminde bir başka düzeltme de Papa XIII-Gregorius tarafından 1582'de yapıldı. Gregoriven Takvimi adı verilen bu takvim, 1582'de Fransa ve ital­ya, 1700'de Almanya, 1751'de İngiltere, 1917'de Bul­garistan, 1918'te Rusya, 1923'te Yunanistan ve 1925'te de Türkiye tarafından kabul edildi. Böylece Hicri Tak­vim, 698 Sayılı Takvimde Tarih Mebdeinin Tebdili Hakkındaki Kanun çıkıncaya kadar kullanılmış oldu. Bu değişikliğin asıl maksadı 10 yıl sonra Başvekil is­met İnönü imzasıyla Büyük Millet Meclisine sunulan Milli Bayramlar ve Genel Tatiller Hakkındaki Kanun tasarısında açıklandı: "Bütün medeni milletlerce tatil günü olarak kabul edildiği" için...

2739 Sayılı Kanunla kesinleşerek, artık o gün bu gün 31 Aralık öğleden sonra başlayan tatil, 1 Ocak gü­nünü de kapsıyor, biz de diğer Avrupalılar gibi medenileşiyorduk.Osmanlıda kullanılan bir de Rumi Takvim vardı. Güneş senesine göre hesaplanan Miladi 584 senesin­den başlatılan, yılbaşının 14 Mart olduğu bu takvim de 1926'da Miladi takvimin kabulüyle birlikte yürür­lükten kaldırıldı. Ancak nüfus cüzdanlarında Rumi takvime göre belirlenmiş doğum tarihleri iptal edil­medi. Kendisi de Rumi takvime göre doğmuş olan Şa­ir

Arif Nihat Asya, Miladi takvimin yılbaşlarım gör­dükçe, eski takvim başlarını daha bir hasretle anarf

"Biz, Muharremlerle, Martlarla başlayan yılları da biliriz... Ki, hiçbiri böyle şımarıklıkla, böyle ayyaşlık­la, böyle kumarbazlıkla açılmazdı. Hepsi, efendi yıl­lardı."

Çünkü, sadece takvimde tarih başlangıcı değiştiril­memiş, bütün bir yaşama biçimi de Miladi takvimin anavatanındakine benzetilmişti... Artık, yılbaşı çamlı, Noel Babalı, içkili, eğlenceli, kumarlı geliyor ve insa­nımızı Batı tipi çılgınlıklara itiyordu.

Miladi yılbaşının Hz. İsa'nın doğum yıldönümü ol­ması ilmî kesinlikten uzaktır. Buna rağmen, Hıristi­yan dünyası, her 25 Aralık günü Hz. İsa'nın doğumu­nu kutluyor. Fakat, o günlerde bile, kiliseler eskisi gibi dolu olamıyor. Ayinlerdeki heyecan da sürekli azal­makta... Artık yılbaşlarına Noel Babanın havası ha­kim.. Hıristiyanlıktan çok, daha eski putperest devirlerin bir kalıntısı olan Noel Baba... Kim bu adam? Ha­yal mi, gerçek mi? Rahmetli Arif Nihat Asya'nın isa­betli tespitlerine kulak verelim mi:

"Memleketimizde herhalde, Beyoğlu'ndan giren, Halic'i atlayarak Fatihlere, Aksaraylara, sonra Rumeliye ve Boğazı aşarak önce Kadıköylere, Modalara ve Üsküdarlara ve oradan Anadoluya geçen bu bunak, neyimiz olur? Babamız mı, dedemiz mi, amcamız mı, yoksa Avrupalılıkta pirimiz mi?

"İstanbul'un Tepebaşı'ndan Adana'nın Tepebağı'na kadar her yeri bilen, her yere uğrayan bu moruk kimdir, necidir?

 

"Bir resmine bakarsınız Havarilere, öteki resmine bakarsınız Rasputin'e benzeyen bu iskambil papazı, aramızda neyin nesidir? Bunu hiç merak etmediniz mi? Siz bırakın da ben söyleyeyim onun kim olduğu­nu: O, Haçlı Seferlerinden kalma bir kılıç artığıdır. O, evimize girerken eşeğini kapımızın halkasına bağla­yan bir Piyer Lermif tir. Kardeşlerini Mukaddes Sava­şa hazırlamaktan geliyor. O, adıyla sanıyla bir misyo­nerdir ki, şu memlekette ocağına incir dikildikten sonra, kılığını değiştirmiş ve bizi avlamaya, kucağın­da getirdiği oyuncaklarla en can alıcı noktamızdan, çocuklarımızdan başlamıştır.

 

"Bu cömertliğin karşılığını istemeyecek mi sanıyor­sunuz? Fedakarlığının sebebini düşünmediniz mi? Bı­rakın, onun hakkından ben gelirim: İşte sakalını çe­kince gördünüz...

 

Sakalı elimde kaldı ve altından Lüsifer (şeytan) çıktı. Bilirsiniz ki, casuslar da kıyafetleri­ni ekseriya böyle değiştirirler.

"Bu mezar beğenmeyen hortlağa, ya mezarını gös­terin, yahut bırakın. Haçında çarmıha gereyim onu…

 

Tehlikeyi sezer de kendiliğinden gitmeye kalkarsa, çı­karken ceplerini yoklamayı unutmayınız. Muhakkak, bir şeyinizi çalmıştır”

 

Evet, değişen sadece takvimimizin başlangıcı de­ğildi. Başlangıcı, sonu ve ortası... Takvimimizi süsle­yen yıldızlar, birer birer sönmeye, kararmaya yüz tut­tu. Artık kandillerimiz daha şevksiz, Ramazanımız daha nursuz, bayramlarımız daha neşesiz gelmeye başladı.

Günlük ibadetlerimiz ise, bu yeni takvimdeki yerlerine bir türlü alışamadılar. İçi boşaltılmış gerek­siz lafızlar gibi algılandılar. Eski günlerin yerine daha itibarlı sayılan yeni yıldönümleri gelip kuruldular. Çünkü içi boşaltılmış, dışı süslenmiş yıldönümleriydi bunlar... Tamamen gösterişten, riyakarlıktan, ticarete alet edilmekten ibaret bir kuruluk, cansızlık ve ruh­suzluk içindeydiler... Meselâ, Anneler Günü gibi... Ba­balar Günü gibi... Kaynanalar Günü gibi...

Hicri Takvimde, içi dolu, anlamı insan ruhunu sa­ran derinikli maneviyatlı günler bütün mevsimleri dolanırdı. Her yıl 10 gün önce gelen yıldönümleri 4 mevsimi ziyaret eder, mukaddesleştirir ve böylece bü­tün günlerin aynı derecede değerli ve eşit olduğunu gösterirdi.

Meselâ Ramazan ayı, her 33 yılda bir, aynı günlere denk gelir, yani bütün bir seneyi devrederdi. Eğer Ramazan ayı böyle bütün bir yılı turlamayıp da Miladi-takvimde olduğu gibi, meselâ her zaman Şu­bat ayma denk gelseydi, Şili'de çok sıcak, Finlandi­ya'da çok soğuk,

Ekvator Bölgesinde de en uygun ik­lim şartı bulunmuş olacaktı. Bu durum ise, dünyanın her yerinde oruç tutan Müslümanlar için adaletli bir vaziyet sayılamazdı. Oysa ki, islâm, sadece dar bir bölgeye değil, dünyanın her yanına hitap eden, ev­rensel bir dindir. Kaldı ki daha şimdiden Amerika'da, Avustralya'da Müslümanlar vardır. Kutuplarda bile Müslümanlık yaşanır olmuştur. Meselâ Eskimolar da artık hidayet nuruyla aydınlanmış durumdadırlar.

Hicri takvime göre ibadet zamanını ayarlayan İslâm, bütün coğrafyaların ve bütün ırkların dini olduğunu da göstermiş olmuyor mu?

1992 yılının sonlarıydı. Berlin'deydim. Her sene ol­duğu gibi, bütün şehir çok hareketli bir alışveriş orta­mına girmiş, her yer göz kamaştıran bir ışık, renk ve gösteriş seline boğulmuş yılbaşını bekliyordu.

 Bir lise­de Türk gençleri öğretmenleriyle tartışmışlar, yılbaşı dolayısıyla yapılacak her çeşit faaliyeti, eğlenceyi pro­testo edeceklerini söylemişler. Sebebini soranlara da "Bugün bunların Hıristiyan adeti olduğunu, kendilerininse Müslüman olduklarını" ifade etmişler. Fakat tartışma sırasında söz Hz. İsa'ya (a.s.) gelince, ona ile­ri geri laflar etmişler:

"Niçin böyle hakaret ediyorsunuz? O bir peygam­berdir" diyenlere de, "Bizim peygamberimiz başka­dır" karşılığını vermişler. Olay büyüme istidadı göste­rince, ben devreye girdim. Bizim gençlerimize, Hz. İsa'nın da bir İslâm peygamberi olduğunu, gerçekten Müslüman olabilmek için, ona da inanmak gerektiği­ni açıkladım. Doğrusu şaşkınlıkları görülmeye değer­di.

Hatta bir kısmı, itiraz ediyor, "Hz. İsa Hıristiyanla­rın peygamberidir, nasıl İslâm peygamberi dersiniz?' diyorlardı.

Onları önce sakinleştimem, sonra bazı açıklamalar­da bulunmam gerektiğini anlamıştım. Uzunca bir sohbete de Noel Baba olayının hurafe oluşunu açıkla­yarak başlamıştım. Ancak, o konuda da bir problem­leri vardı. Çünkü, onlar da Noel Baba (Almancada Weinachtman) olayının temelsizliğine inanıyorlar, onu bir masal unsuru olarak alıyorlardı. Bu bakımdan da, çoğu yılbaşında Noel Baba kılığına girip bütün ge­ce hediye dağıtacak ve bu hizmetlerinin gereği olarak da 100 Mark kazanacaklardı.

Bu ne demekti? Beş on günlük harçlıkları karşılı­ğında bizim çocuklarımızı hiç de inanmadıkları bir konuda kullanmaları değil miydi? Bu kullanılma sö­zü onları bir hayli etkiledi ve düşündürdü.

Bizim Batı kültürüne asıl itirazımız Noel Baba ko­nusundadır. Hz. İsa hususunda değil. Hatta tam tersi­ne Hz. İsa asıl önemini, yerini ve değerini İslâm kül­türünde bulan bir büyük peygamberdir. Hem de Pey­gamberimiz Hz. Muhammed'i (a.s.m.) müjdelemiş bir büyük İslâm peygamberi, Allah elçisi... Bu bakımdan­dır ki, birçok eski Hıristiyan, "Biz Hz. İsa'yı Müslü­man olduktan sonra gerçekten ve hakkıyla sevmeye başladık" demişlerdir.

Bizim gençlerimizle Almanları anlaştıracak bir or­tak nokta böylece belirmişti. Sonunda bizimkiler Hz. İsa'ya söylediklerinden dolayı özür dilediler, onlar da Resulullah'a söyledileri küfürleri geriye aldılar.

İşte bu olay başka bir takım faaliyetlere sebep oldu. İş sonunda Hıristiyan ve Müslüman takvimi konusu­na geldi. Türk-Alman Dostluk Cemiyetinde İslâm takvimi üzerine bir konuşma yaptım. Orada bir Al­man şu soruyu sordu:

"Niçin İslâm takvimi, Hz. Muhammed'in (a.s.m.) doğum günü başlatılmamış? Hicret olayı Peygambe­rin hayatında yaşanmış tek bir hadise... Oysa ki, do­ğumu takvim başlangıcı yapılarak, Onun kutsallığı daha iyi vurgulanmış olmaz mıydı?"

O zata dedim ki:

"Doğum gününün takvim başlangıcı yapılmayışı Hz. Muhamed (a.s.m.) ile sizin inanışınızdaki Hz. İsa (a.s.) arasındaki farktan kaynaklanıyor. Çünkü siz Hz. İsa'ya (a.s.) hâşâ Allah'ın oğlu yakıştırmasını yaparak, onun Yaratıcıdan bir parça olduğunu kabulleniyorsu­nuz. Böylece ona ve maddi varlığına da İlahî bir kut­sallık izafe ediyorsunuz. Oysa ki bizim inancımızda Hz. Muhammed (a.s.m.) ancak bir kuldur. Senin, be­nim gibi bir kul..."

İşte bu kul sözü üzerine ortalık karıştı. Türkçe bi­len Almanlar benim sözüm üzerine, diğerleri de ter­cümesi dolayısıyla itiraza başladılar. Tercümanlığımı yapan ve Almancayı fevkalade konuşan değerli genç kardeşim de durdu. Çünkü, kullandığı ilk kelime, "hizmetçi" anlamına geliyordu. İkinci söylediği "uşak" mânâsına, üçüncü seçtiği söz de daha çok "te­baa" diye anlaşılıyordu. Konferansa kısa bir ara vere­rek hep birlikte düşündük ve sonunda Almancada

Türkçedeki kul kelimesinin tam bir karşılığının bu­lunmadığını anlamış olduk.

Bunun üzerine ben Alman dostlarımıza bir espri yapmaktan kendimi alamadım. Dedim ki:

"Allah'a kulluğu büyük ölçüde ortadan kaldırmış bir ülkede yaşadığınız için bu kelimenin dilinizde bulunmayışı önemli bir noksanlık sayılmamalı, üzülmeyiniz..."

Büyük bölümü isteksizce de olsa tebessüm etmeye çalıştılar. "Fakat," dedim, "Bu da mühim değil, ben tek kelimeyle değil, tarif ederek durumu açıklayayım. Hz. Muhammed (a.s.m.) sıcakta terleyen, soğukta üşüyen, hasta olan, yiyen, içen, sevinen, üzülen bir in­sandır. Sizin, benim gibi bir insan..."

"Fakat her bakımdan seçkin, üstün ve benzersiz bir insan" diye de ekleyecektim ki, yaşlıca bir bayan şid­detle itiraz etti:

"Siz kim oluyorsunuz da, Allah'ın büyük bir pey­gamberi için, sizin bizim gibi bir insandı dersiniz. Sizi protesto ediyorum. Hz. Muhammed de büyük bir peygamberdir ve herhangi bir insan değildir."

Sonradan Macarca tercümanı olduğunu öğrendi­ğim bu hanıma da teşekkür ederek ve hak vererek ko­nuşmama devam ettim. Meğer o vakte kadar kendini gizleyen bir Müslümanmış...

"Dikkat edilirse şehadet kelimesinde bile, Peygam­berimizin önce Allah'ın kulu, sonra da elçisi olduğu­nu söylemekteyiz. İşte, Allah'ın kulu olan ve ondan herhangi bir ilâhlık sıfatı getirmemiş olan Peygambe­rimizin doğumu değil, hicreti takvim başı yapılmıştır. Çünkü, Onun insan olarak yaratılıp dünyaya gönde­rilmesi, diğer insanlardan farklı değildi. Fakat, getir­diği iman ve o imanı tam bir serbestliğe, hürriyete ka­vuşturarak bütün dünyaya hakim etmesinin yolunu açacak olan hicret çok önemliydi. Ve takvim başlangı­cı olmaya daha layık bir tarihti. Böylece Peygamberi­mizin maddî varlığından daha çok imanına ve evren­sel mesajına yani İslama çekilmiş oluyor.

"Hıristiyanlar ise, Hz. İsa Aleyhisselamm ne getir­diğinden çok, geliş tarzına takılıp kalmışlar ve bunu da yanlış anlayarak Allah'ın oğlu demişler. Dolayısıy­la da onun doğum günü sandıkları bir tarihi, takvim­lerine başlangıç yapmışlardır."

Daha sonra PM dergisi, hicreti dünyayı değiştiren 10 olay arasında en önemlisi olarak açıklamıştı.

Demek oluyor ki, Hz. Muhammedi (a.s.m.) ile Hz. İsa'nın (a.s.) algılanış ve anlaşılış biçimleri, takvim başlangıçlarına da yansımış oluyor. İslâm ile bugünkü Hıristiyanlık arasındaki farklar da takvimin muhteva­sına aksediyor. İslâm takvimi, bütün mukaddes gün ve gecelerini, ayını bütün bir yılı dolaştırarak, zama­nın bütün olarak kutsallığını ve değerini açıklıyor ve uğursuz zaman kavramını reddediyor.

Hıristiyan tak­vimi ise, dini yıldönümlerini bile dünyevileştirerek kurulaştırmış, ruhsuzlaştırmış, maddileştirmiş ve sa­dece tatil günlerine dönüştürmüştür. Bu sebeple de, tatilinden yararlandıkları kutsal günlerinin ne anlama geldiğine sokaktaki Batılı vatandaş artık hiç bilmiyor. Üstelik bilmek de istemiyor. Hıristiyan takviminin manası ve muhtevası boşalmış ve bitmiştir. İslâm tak­vimi ise, kandillerle, mahyalarla ışıl ısıldır ve hayatı­mızın içindedir.

Yorumlar

(X)
Kapat
-->