İbret Aynasında Zaman

AHMETLİ CEVDET PAŞA tarihten ne anladı­ğını şöyle ifade eder: "Tarih bilmeyen diplo­mat, pusuladan  anlamayan kaptana benzer. Her iki hâlde de karaya oturmak tehlikesi yüksektir."



Her ne kadar günümüzde "geçmişe mazi" deniyorsa da, tarih gerçek bir ibret aynası ve tam bir "tecrübe tahtası"dır. Devlet adamları, yöneticiler ne kadar tarih bilirler­se, tarih kendi olumsuzluklarını o kadar az tekrarlar.

 

 

Tarihin güncel yansımalarının karmaşık labirentlerine girmeden, -herkesin ve her kesimin kendini görmesi te­mennisiyle- herkese, özellikle de insan hakları, düşünce özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü gibi kavramları sadece kendileri, grupları-grupçuklan için isteyen kesimlere ta­rih aynasını tutmak istiyorum.

 

•••

 

Padişahın devlet sayıldığı günlerdeyiz: Yıl 1393...

 

Başkent Bursa. Osmanlı tahtında Niğbolu kartalı Yıl­dırım Bayezid oturuyor...

Sefer dönüşü bir solukluk uğradığı yerde "Ayak Diva­nı" (padişahın doğrudan halkın şikayetlerini dinlemesi) kurdurup halkın dertlerini dinlerken, yaşlı bir kadın bağı­ra bağıra padişahı azarlamaya başlıyor:


"Padişahım! Yularını gevşek tuttuğun hademelerinden biri, destur dilemeden sütümü içti. Bedelini talep etti­ğimde bağırıp çağırdı. İmam efendinin himmeti, ahalinin gayretiyle herifi yakalayıp kadı efendiye götürdüm. Lâkin senin kadı, herifin lehine hükmetti. Mağdur oldum. Hak­kımı isterim."

 

Hademe aranıp bulunuyor. Getirilip padişahın huzu­runa çıkarılıyor. Padişah bizzat sorguluyor:

"Böyle iken böyle yaptın mı?"

Adam boynunu bükmüş, yalvarıyor:

"Affediniz Hünkârım, şeytana uydum."

Suç sabit. Hademe cezalandırılacak ve konu kapana­cak. Hayır! Padişahın aklı bu işin içindeki işte:

"Acaba şahitli-ispatlı bir suçu, kadı efendi neden ceza­landırmamış? Yoksa bazı kadıların rüşvet yediği söylenti­si doğru mu?"

Hademeye sual:

"Kadıya rüşvet vererek mi serbest kaldın?"



Genç hademenin boynu bükük, elleri önüne bağlı:

"Şevketlüm, billahi rüşvet vermedim, sadece senin Maiyetinde bulunduğumu söyledim. O da kabahatimi ba­ğışladı."


Yıldırım Bayezid yıldırım gibi gürlüyor:

"Kul hakkını Mevlâ bile bağışlamazken, kadılar bu sa­lahiyeti nereden alır? Tiz o kadı bulunup huzurumuza ge­tirile!"

 

 

Başını ellerinin arasına alıp mırıldanıyor:


"Eyvah ki, eyvah! Mülke kıran girmiş de haberimiz yok."

Hâkimlerin bozulması adalet terazinin bozulması de­mekti; adalet terazisinin bozulması ise mülkün zevaline işaretti. En şiddetli tedbirleri alacak, devr-i saltanatında mülkün zeval bulmasına izin vermeyecekti.


Bostancıbaşıyı çağırıyor:


"Tiz adamlarını topla. Ev ev bütün şehri dolaş. Kadı­lardan ve mahkemelerden şikayetçi olanları tek tek tespit et. Sonra da gel bana bildir. Bildir ki, bozuk mizaçların kârını itmam idub adaleti tekrar mülkün esası yapalum."


Padişah buyruğunu alan bostancıbaşı birkaç gün için­de tahkikatını tamamlayıp padişahın huzuruna çıkar. Ha­zırladığı listeyi sunar. Padişah anlar ki, mahkemelerden ve kadılardan yana yoğun şikayetler var. Yüreği kavrulur, inim inim inler:


"Biz bitmişiz!"

 

 

Ve Başkent Bursa'ya döner dönmez tüm beylere hita­ben bir ferman yazdırır:

"Kalenizde, yahut şehrinizde, yahut karyenizde, şer-i şerife mugayir hareket ettiği, rüşvet ile hükmettiği şüyu bulmuş (duyulmuş) kadıların derdest Beyşeheri'ne gön­derilmesi fermanımızdır."


Veziri âzam Cendereli (Çandarlı) Ali Paşa, padişaha, kadıların suçu sabit olması hâlinde ne yapacağını sorun­ca, yüreğini ürperten bir cevap alıyor:

"Adaletin bozulması mülkün zevaline işarettir. Mül­kümüzün zevalini hazırlayan kadıları bir eve doldurup evi ateşe vereceğiz! Tâ ki ümmet bunların şerrinden halâs ol­sun."



Hüküm korkunç! Başta Çandarlı olmak üzere bütün vezirler telâşta. Ama genç padişaha o anda itiraz edip söz dinletmeye imkân yok.


Böyle durumlarda padişaha söz söyleyebilecek tek kişi vardır: Habeşli maskara. O komik hareketlerle konuyu yumuşatıp padişahı eğlendirirken bazı doğruları söyle­mekte ustadır.



Çandarlı Paşa, Habeşliyi bulup derdini anlatır.

"O iş kolay," der Habeşli, "şimdi hâllederim."


Yol kıyafetini giyip huzura çıkıyor. Yıldırım Padişah, Habeşli maskarayı yol kıyafetinde karşısında görünce gülmekten kendini alamıyor. Sonra da soruyor:



"Bre maskara yolculuk mu var?"

"Beli Hünkârım, gitmek için ruhsat dilemeye geldim."

"Nereye?"

"Bizans'a."

"Ne yapmaya?"

"Bizans'tan Bursa'ya yüz papaz getirmeye gidiyorum, Hünkârım."

Padişahın kaşları kalkıyor:

"Bre köle! Müslüman mülkünde papazın işi ne?"

"Kadılık edecekler Şevketlüm."



Padişah işin özünü ve Özetini anlar gibi. Fakat bir yan­dan da sohbetin ne şekilde gelişeceğini, sonunun nereye varacağını merak etmekte; tekrar sorar:

"Ya bizde kadılık edecek âdem yok mudur da papaz getiriyorsun?"

"Sayenizde kalmayacak Hünkârım. Kadıları yakacağı­nıza göre, bari davalarımıza papazlar baksın da ümmetin işi aksamasın. Malûm, kadılık ilim işidir: Eh, papazlar da bir nevi âlim sayılır."

 

 

Hünkâr hükmün ağırlığı altında ezilerek gülmeye çalı­şır.

"Tamam tamam vazgeçtik. Belli ki ifrat etmişiz. Söyle seni huzurumuza gönderen vezirlerimize, müsterih ol­sunlar."

Sadece suçluların cezalandırılmasıyla yetinir.

Bu bir derstir. Dersini alan padişah, kurmaylarına da­nışıp rüşvete çare arar. Rüşvet kapısını kapatmak için ta­rihimizde ilk defa "mahkeme rüsumu" adı altında davayı kaybedenlerden alınmak üzere bir ücret konuyor. Hâkim­lere bu paradan pay verilmeye başlanır. Kurtla kuzu yan yana yürür ve devlet adalet anlayışında imparatorluk bur­cuna doğru yükselir.

Çünkü Osmanlı nizamında "güçlü olan haklı" değil, "haklı olan güçlü"dür.

Ama sahi, "geçmişe mazi" derlerdi...

 

 

Ya "mazi" çağın önüne geçmiş, ama irdelemekten korkulmuşsa?

Galiba buna da "korku" derler, "tarih korkusu!"

"Tarih şuuru" ise tarihten ders ve ibret alma becerisi­nin adıdır.

Yorumlar

bu guzel ve anlamli hikayeyi su anda turkiyeyi karistiranların beyinlarine islemek lazim..!

yüreginize saglik cok anlamli bir yazi .
(X)
Kapat
-->