Hangi Kılıç: Rişarların mı, Eyyübîlerin mi?

Bir rivayete göre, İngiliz kralı Arslan Yürekli Rişar, Ku­düs fatihi Selahaddin Eyyübî'ye meydan okumak için dev gibi çelik kılıcını kaldırır ve kılıcından daha kalın bir demir direği ikiye böler.

Sıra Selahaddin Eyyübî'dedir.


Selahaddin'in belinden çektiği kılıç beklenenin aksine narin ve incedir. Havaya bir tül fırlatır Kudüs'ün fatihi, sonra da kılıcını yere doğru sü­zülmekte olan bu tülün altına tutar. Kılıcın üzerine düşen tül kendiliğinden ikiye ayrılıverir!


Sahiden gerçekleşip gerçekleşmediği bilinmese de ilginç bir anekdottur bu. İki medeniyetin temsilcisinin kılıç üze­rinden hesaplaşmasının, ikincisinin birinciyi zarif ve hikmet­li biçimde mağlup edişinin kısa bir öyküsüdür...


Rişar'm kılıcı ve kılıcını kullanış biçimi kaba gücün sem­bolüdür aslında. Keskinliğinden değil; eziciliğinden, ağırlı­ğından ve verdiği zarar ziyandan medet umulur bu kılıcın. Böylesi bir kılıcın zulüm saçmaktan, onu tutan elin de zalim­likten kaçması mümkün değildir.


Selahaddin'in kılıcı zahiriyle bile hem o günün hem de bugünün güce tapan zihinlerine ders verir. Kılıcı kılıç eyle­yen cüssesi, güce güç veren de miktarı değildir; keskinliği­dir! Zulümle adaleti, suçluyla masumu, haklıyla haksızı ayı­rırken gösterdiği ince ve keskin hassasiyetidir!

 

 

Selahaddin'in kılıcının gücünü göstermek için seçtiği yol da baştan sona hikmet doludur. Kaba gücünü sergileyerek bencillik yoluna sapmaz. Kılıcıyla herhangi bir cisme hücum da etmez. O kılıcın ancak yoluna çıkan zalimlere haddini bildireceğini ve onu bir tül gibi adaletin üzerinden çekip ala­cağını ders verir. Bir kılıcı üstün kılan ne ağırlık ne de onu tutan bilek değildir; kılıcı tutan insanın yüreğindeki izzet ve hikmettir. Selahaddin bunu öğretir bize.



Gücün sembolü olarak kılıç, şu dünyada sınavdan geçiri­len insanın her vakit en çetin sınav sorularından biridir. Zira maddî güç son kertede bir araçtır. Ya zulüm saçacak ya da adalet dağıtacak bir araç...


Bugün zalim kılıçların altında inleyen bir coğrafyada ya­şıyoruz. Mağlubiyet ve ümitsizlik soluyoruz. Peki, zannedi­yor musunuz ki bunun nedeni kılıcımızın hafifliği veya bile­ğimizin güçsüzlüğü? Zannediyor musunuz ki en ağır kılıçla­rı kuşansak galip gelebileceğiz?


Hayır!


Yenilgi yürekte başlar. Ümitsizlik tohumundan çıkar ve maddî âlemde meyvesini daha sonra verir. Ondandır ki Al­lah'ın rahmetinden ümit kesmek büyük günahlardandır. Çünkü ümidini kaybeden her şeyini kaybetmiştir!


Bugün, fasık ağızlardan çıkan vesveseli ve yalan propa­ganda haberleriyle yüreğimizi doldurup sonsuz rahmet ve kudreti tekrar tekrar ders veren İlâhî haberlere gönül kula­ğımızı aşmazken Selahaddin'e değil, modern Rişar'lara özenmemiz, "O güce asıl bizim sahip olmamız gerek" deyi­şimiz bir tesadüf olabilir mi? Rişar'm kılıcı gibi İslam âlemi­nin kalbine saplanan zalim bir kılıca yaslanıp çakallar gibi parsa toplamaya meyledebiliyor oluşumuz, rastlantıyla izah edilebilir mi?


Zulüm de önce yürekte işlenir, sonra ele gelir ve göze gö­rünür. "Zulme en küçük bir meyil bile göstermeyin; yoksa ateş size de dokunur" diyen İlâhî uyarı, bize zalimin gücüne imrenmenin bile zulme meyil olduğunu; kaba güç arayışının zulümle; hem bu dünyada hem de öte dünyada ateşle so­nuçlanacağını söylemiyor mu? Süper güç hayalleri kuranla­rın kulağı çınlasın!..


Devletler kalem ve kılıç üzerine kuruludur. Kalem akim, basiretin, hikmetin ve adaletin sembolüdür;, kılıç da maddî gücün... Akılsız zalimlerin işi masum kanı dökmek olabilir belki; ama bizim aklımızı kuşanmamızın; kılıca değil, kale­me talip olmamızın Kur'an'ın iki dünyaya da saadet bahşe­den ilkelerine sarılmamızın vakti geldi geçiyor.


Öncelikleri­mize karar vermemiz gerekiyor:


Öncelikle güçlü mü olmak istiyoruz, adil mi?


Haddizatında, tercih hakkımız yok. Çünkü güce tapan değil, Âdil-i Mutlak bir Zat'a kul olan insanlar olarak gücü­müzün ancak adaletten gelebileceği gerçeğinden kaçamayız.


Bırakın bir cani için doksan dokuz masumun hayatını tehli­keye atmamayı, doksan dokuz cani için bir masumun dahi hayat hakkını korumaya ahdettiğimiz zaman güçlü olabili­riz. O vakit dâhilde kılıç çekilemeyeceğini bilir ve Müslü­man kanı akıtmanın ne büyük zulüm olduğunu da anlarız.



İnandığımız ve savunduğumuz yüksek değerlerin ve il­kelerin hâkimiyeti için mi mücadele ediyoruz yoksa kendi hâkimiyetimiz için mi?


Kendi hâkimiyetimiz için attığımız her adımın, dilimizde gezinen ilkelere ihanet olduğunu ve hizmet edeyim derken onları tahrip edeceğimizi artık anlamamız gerekiyor.


Zaman ne devlet kurtarma zamanı ne de devletlerin dip­lomasî savaşlarını geveze akıllarla seyretme zamanı. Zaman, tek bir bireyde billurlaşabilen yeni bir medeniyet binasının taşlarını sırtlayabilme zamanı. Bireysel âlemlerimizde, aile­mizde ve elimizin altındaki mekânlarda bu medeniyeti ha­yata geçirebilme zamanı.

 

Risalelerin dört bir yanma serpiştirilmiş meşhur tahlilin, hep iki medeniyetin (Kur'an ve felsefe medeniyetinin) esas­larını kıyaslaması üzerine bir kez daha düşünmek gerekiyor.


Kur'an medeniyeti tahlillerini sadece dile getirmekle kalma­yıp hayatıyla somutlaştıran, maddî kılıcı değil, Kur'an'in elmas kılıcını yüreğine ve hayatına kuşanmış şefkat kahra­manı, İkinci Dünya Savaşı sırasında hiçbir zalime taraftarlık edilemeyeceğini "milyonlarla masumların kanıyla yoğrul­muş bir kuvvet yerine, Hâlık-ı Kâinatın kudret ve rahmetine dayanmak, ehl-i Kur'an'a farz ve vaciptir" demiştir.


Bugün de aynı şey üzerimize farz ve vacip. Kâinatın Ya-ratıcısı'nm kudret ve rahmetine dayanmanın yolu belli:


Yüreklerimizdeki ümitsizlik zakkumunu rahmet kılıcıyla kökünden kesmek; gücü değil, adaleti öncelemek; ülkeleri değil, ilkeleri dert edinmek; inandığımızı bilfiil yaşayabil­mek ve aynıyla karşılık vermek gibi zalimane tavırlardan uzak durabilmek. Sadece bize değil, kime yapılıyor olursa olsun zulme taraftarlık göstermemek ve bunu dile getirecek cesareti taşıyabilmek!

 

Yazar: 

Yorumlar

(X)
Kapat
-->