Çanakkale İçinde Vurdular, Beni!..

Kara zırhlılar Çanakkale Boğazının billur sularını kirletiyordu. Kiminin adı Queen Elizabeth, kiminin Sufren, kiminin Bouvet, kiminin Gauliose, kiminin Charlemagne, kiminin Irresistible idi. Gönderlerinde ayrı milletlerin bayrakları dalgalanıyordu. Ama hep­si aynı maksatla Çanakkale Boğazına girmiş, "Hasta Adam" dedikleri Osmanlı Devletini tarihten silmek için gelmişlerdi.

İngiltere Deniz Bakanı Churchill şöyle diyordu:

"Çanakkale mutlaka geçilecektir. İşte o zaman bu harekât için harcanan emeklerin değeri daha iyi an­laşılacaktır. Çanakkale'de umumî savaşın [Birinci Dünya Savaşının] kaderi değişecektir."

İngiliz Donanması Kurmay Başkanı Amiral Sır Roger Keyes de ay m kanaatte idi:

"İngiliz denizciliği, bu büyük imtihanı verecektir. Çanakkale Boğazını geçeceğiz!"

Bir başka İngiliz devlet adamı, hayal kurmada çok daha ileri gidiyor ve Marmara Denizine girecekleri günü zevkle düşünüyordu:

 "Savaş gemilerimizin birinde bulunmayı ne kadar isterdim! Churchill'e inanıyorum:

 Çanakkale Boğazı geçilecektir. İngiliz donanmasını, Osmanlı Sultanının İstanbul'daki sarayı önünde daha şimdiden demirle­miş görüyorum!"

 Fransızlar da hayal kurmada İngilizlerden hiç de aşağı kalmıyorlardı. Hedefi İstanbul olan müttefik donanmasının Fransız filosuna kumanda edecek olan Amiral Guepratte, donanma

 Çanakkale'ye gön­derilmeden önce Fransız Genelkurmayına şöyle di­yordu:

 "Müttefiklerin Çanakkale'yi geçeceğinden emi­nim. Bu, aynı zamanda Fransa ve İngiltere'nin pres­tiji meselesidir. Başkumandanlıktan istirham ediyo­rum: Marmara Denizine girmenin ilk şerefi, Fransız filosuna bırakılmalıdır."

 Öte yandan, Çanakkale Müstahkem Mevki Ku­mandanı Miralay Cevat Bey'e (Orgeneral Cevat Ço­banlı), "Osmanlı Devletinin savaşa katıldığı" duyu­rulmuştu. Subaylarını toplayıp Harbiye

Nazırı En­ver Paşa'nın emirnamesini okudu. Sonra tek tek yüzlerine baktı.

 "Arkadaşlar!.." diye konuştu, "Bu mühim harbin düğüm noktası Çanakkale'dir.

  Düşmanlarımız, mu­azzam donanmalarını bize karşı gönderiyorlar. Biz onların toplarına, iman dolu sinelerimizi siper ede­ceğiz; Çanakkale'yi geçirtmeyeceğiz!"

 Hepsinin yüzünde inanmışlığın ışığı vardı. De­vam etti:

"Osmanlı Donanması, üstüne düşeni yapacaktır Barbaros'ların, Turgut Reis'lerin evlâtları olduğumu­zu ispat edeceğiz/'

 Son olarak Enver Paşa'nın emrinin bitiş cümlesini tekrar okudu:

"Ya şanlı, kahramanca bir ölüm yahut zafer ve is­tiklâl!"

 Yiğit subaylar, sağ ellerini imanla çarpan yürekle­rinin üstüne koyup bir ağızdan karşılık verdiler:

 "Öleceğiz, ama Çanakkale'yi geçirtmeyeceğiz!"

 Müttefik Donanması Çanakkale Boğazına girdi. 19 Şubat 1915 Perşembe günü 12 savaş gemisiyle sal­dırdılar. Aralıksız sekiz saat bomba yağdırdılar, ama siperlerimizden gereken karşılığı gördüler. İlk ham­lede umduklarını bulamamış olmanın kırgınlığıyla, Müttefik

 Donanmaları Komutanı İngiliz Amirali Karden, Churchill'e şu mesajı çekti:

"Bu iş, umduğumuzdan daha zor olacağa benzer; ama Müttefik Donanması, üzerine düşeni eksiksiz yerine getirecektir."

 25 Şubat günü taarruzu tekrarladılar. Bataryaları­mızı gülle yağmuruna tuttular, fakat yine umdukları neticeyi alamadılar.

 15 Mart'ı 16 Mart'a bağlayan Salı gecesiydi. Saba­ha birkaç saat vardı. Miralay Cevat Bey, torpil ku­mandanı Nazmi Kaptan'ı çağırdı:

 

"Oğlum Nazmi, vazife almaya hazır mısın?"

Nazmi Kaptan, kumandanı önünde esas duruşta bekliyordu:

 "Öylesine hazırım ki kumandanım, hayatımda sa­vaşmaya hiç bu kadar hazır olmamıştım; ne zaman­dır çağırmanızı bekliyordum!"

 Miralay, düşünceli görünüyordu:

 "Sana vazife vereceğim. Kabul edip etmemekte serbestsin. Çünkü bu vazife, tek kişinin bıçakla bir orduya saldırmasına benziyor; çok tehlikeli!"

 Nazmi Kaptan, hiç istifini bozmadan cevap verdi:

 "İcabında evvelallah bıçaksız da bir orduya karşı çıkarız, kumandanım!.. Rütbelerin en yükseği olan şahadet rütbesini kazanmaktan kaçan, namerttir!"

 Koca Cevat Bey'in gözleri neredeyse yaşarıyordu.

"Berhudar ol, evlâdım!.." dedi, "Şimdi vazifenin mahiyetine geçebiliriz."

 Odanın ortasındaki uzun masaya yaklaşü. Bir işa­retle Nazmi Kaptan'ı yanına çağırdı. Masanın üstün­deki haritaya birlikte eğildiler. Cevat Bey, savaş ala­nını Nazmi Kaptan'a göstererek,

 "Burasını mayınlayacaksın." dedi, "Nusret mayın gemisini kullanacaksınız. Nusret'in süvarisi Yüzbaşı  Hakkı Bey'e de talimat verilmiştir. Allah muininiz olsun!"

 Nazmi Kaptan selâm verip çıktı. Doğruca Nusret gemisine gitti. Bataryalardan sabah ezanı geliyordu. Cephe şu an savaş alanından çok, camilerle donan­mış bir İslâm şehrini andırıyordu.

 Nazmi Kaptan içinden,

"Yenilmeyiz." dedi, "Bu ezanı kimse sustura­maz!"

 Belki de Mehmet Akif, Nazmi Kaptan'm bu sözle­rini hatırlayacak ve yıllar sonra yazdığı

 İstiklâl Mar­şımıza şu mısraları koyacaktı:

 Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,

Ebedî yurdumun üstünde benim, inlemeli.

Nazmi Kaptan, Nusret mayın gemisine çıktı. Ge­mi süvarisi Yüzbaşı Hakkı Bey, gelmesini bekliyor­du. Selâmlaşıp kucaklaştılar. Böylesine büyük bir va­zifeye lâyık bulundukları için birbirlerini tebrik etti­ler. Hareket gününü ve saatini kararlaştırdılar.

 Nihayet hareket günü geldi. Her şey hazırdı. Ge­ceyi iple çektiler. Ve karanlıkla birlikte

 Yüzbaşı Hak­kı Bey'in emri çınladı:

 "Vira, bismillah!.."

 Nusret mayın gemisi, Çanakkale Boğazının sakın sularında hedefine ulaştı: Yıldızsız gecenin koyu yorganı altında uzanan denize bütün mayınlarım döktü. Düşmanın ruhu bile duymamıştı.

 Ama az sonra taarruza geçtiklerinde her şeyi anlayacaklar, Türklerin bu işi nasıl yaptıklarına bir türlü akıl erdi­remeyeceklerdi. O gece küçücük Nusret gemisi, kos­koca zırhlılara meydan okuyor ve şüphesiz, Allah'ın yardımıyla düşmana görünmeden işini başarıyordu; sanki "Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çek­tik de onları kapattık; artık görmezler." mealindeki Yasin Suresi ayetinin müjdesi bir kere daha tahak­kuk ediyordu.

 Geliyorlardı. Renkleri, bayrakları, dilleri, isimleri ayrı insanların doldurduğu zırhlılar, Çanakkale Bo­ğazını geçmek ve İstanbul'a ulaşmak için geliyorlar­dı.

 Akif'in dediği gibi:

 Çehreler başka; lisanlar, deriler rengârenk.

Sade bir hadise var ortada; vahşetler denk!

Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...

 Hani tauna da züldür bu rezil istilâ...

Geliyorlardı. Bütün gücü, kuvveti, askeri ve tekni­ği ile koca bir Avrupa, üstümüze geliyordu.

Çıkartma yapmaya kalkıştılar, olmadı. Bombalar yağdırdılar, siperlerimizi susturmak için, susmadı. Nihayet bütün kuvvetleriyle 18 Mart 1915 sabahı Çullandılar.

 Aynen karşılık gördüler. Bataryalarımız şiddetle ateşe mukabele etmeye başladılar. Çanakkale sırtları Cehennem'e döndü. Gökten ateş yağıyor, göğe ateş fişkırıyordu.

 Fransız zırhlılarından bazıları isabet edip yaralan mıştı. Bu küçük başarı bile askerlerimizin maneviya­tını yükseltti. Herkes aynı şeyi söylüyordu:

 "Çanakkale'yi geçirtmeyeceğiz!"

 Düşman donanmasındaki amiraller ise hâlâ eski hayalin peşindeydiler:

 "Çanakkale'yi mutlaka geçeceğiz!"

 Burada iki din, iki dünya görüşü, kısacası iki ayn dünya çarpışıyordu.

 Mevzilerden bir çığlık yükseldi:

"Vurdum!"

 Topçu çavuşu Mehmet'in sesiydi. Ustaca nişan al­dığı Gauliose zırhlısı isabet almış ve yana yatmıştı. Ardından Sufren de isabet aldı. Öğleden sonra ise Fransız Donanması perişan olmuş bulunuyordu; ve yerlerini İngiliz zırhlıları alıyordu.

 Ne var ki isabetli topçularımızın ateşi ve Nusret mayın gemisinin mayınları önünde onlar da fazla dayanamayacaklar, çoğu yaralanıp savaş dışı kala­caktı.

 Gözetleme yerinden manzarayı seyreden

Müstah­kem Mevki Kumandanı Miralay Cevat Bey (Paşa), gördüklerine âdeta inanamayacak,

 "Allahüekber! Bu gördüklerim, topçumun maha­reti değil, olsa olsa evliya kerametidir." diyecekti.

 , Ve ingiltere Deniz Bakanı Churchill, "Müttefik donanmasının Çanakkale'de mahvolduğu" haberini aldığı zaman başını ellerinin arasına alıp büyük bir üzüntüyle şunları söyleyecekti:

"Bu korkunç gerçeğe inanmak istemiyorum: Türk savunması karşısında Müttefik Donanması mağlûp  oldu.

 Tek kelimeyle felâket!.."

 "Çanakkale'yi mutlaka geçeceğiz!" diyen İngiliz Amirali Roger Keyes'in durumu, Churchill'inkinden farklı değildi.

 "Yazık, imtihanı veremedik, inkârı imkânsız bir mağlûbiyete uğradık. Bunu ileride tarih yazacaktır."

diyordu.

 Çanakkale'de bir destan daha yazmış, dilimizle ve fiilimizle "Çanakkale geçilmez!" diye haykırmış-Ihk (18 Mart 1915).

Zaferden bir gün sonraydı.

 Müstahkem Mevki Kumandanı Miralay Cevat Bey, yanında subayları olduğu hâlde cepheyi gezi­yordu.

 Bir ara, sırtını top arabasına dayamış, dalgın dal­gın denize doğru bakan bir asker fark etti; arkadaşla­rının zafer sevincine katılmaması, dikkatini çekmişti.

 Yanına gitti. Görür görmez tanıdı: Çanakkale sa-vaşları boyunca aslanlar gibi döğüşen topçu

Mehmet'ti. Hemen hemen boşa mermi harcamazdı. Ar­kadaşları onun için "Attığı her mermiyi, melekler götürüp düşman gemisinde patlatıyor!" derlerdi.

 Gözleri sargılıydı. Belli ki birçoğunu şehit eden düşman topları, Mehmet'i de gözünden vurmuştu. Kan, yanaklarına süzülüp çenesinden yere damlıyor, fakat yüzünde acının izleri görünmüyordu. Sakindi. Ve sanki baktığı yeri görüyordu.

 Cevat Bey, kahraman askerinin hatırını sordu:

"Yaralı mısın, Mehmet?.. Niye kendini tedavi et­tirmiyorsun?"

 Mehmet Çavuş, kumandanının sesini tanımasıyla ayağa fırladı, esas duruş vaziyetine geçip selâm ver­di.

 "Bu yaradan herhalde ölmem, kumandanım... 'Sıhhiyeler, ağır yaralı kardeşlerime zor yetişebiliyor zaten; başlarına bir de ben çıkmayayım!' dedim."

 "Görebiliyor musun bari?.."

 Pırıl pırıl gülümsedi. Tebessümünde zaferin şafa­ğı atıyordu.

 "Hayır, kumandanım, " dedi, "göremiyorum-Ama ne ehemmiyeti var? Bu gözler dün göreceğim gördü. Kahrolasıca gâvurun ardına bakmadan kaçtı­ğını gördüm ya, gayri bundan sonra hiç görmesem de gam yemem!"

 Cevat Bey'in gözleri yaşardı; Mehmet Çavuş'a sa­rıldı:

"Mehmet' im!.. Senin gibi kahramanlar sayesinde bu muhteşem zaferi kazandık."

 Artık Mehmet Çavuş da ağlıyor, ama gözlerinden yaş yerine kan akıyordu:

"Haksızlık etmeyin, kumandanım... Ben ne yap­tım, sanki?.. Sadece gösterilen hedefe gülle yağdır­dım. Asıl büyük işi sizler yaptınız; bize zaferi göster­diniz. Allah razı olsun!"

 Mehmet Çavuş artık göremeyecekti. Ama kendisi­nin de söylediği gibi, zaten göreceğini görmüştü. Gam yemiyordu.

 Çanakkale destanı böyle yazıldı işte; "Çanakkale geçilmez!" mührü, utanmazların suratına böyle ça­kıldı.

Yorumlar

Türk olmak bu olsa gerek .. Gurur duyuyorum okuduklarımdan..Ruhları şad olsun şehitlerimizin.. Çanakkale geçilmez..