Anadolu’nun Mayası; İslam


İslam, Anadolu’nun mayasıdır.
İslam, bin yıldır, bu toprakların hâkim rengi, tadı, lezzeti ve temel güzelliğidir.
İslam, bizi birbirimize kardeş eden, birliğimizi, dirliğimizi, düzenliğimizi temin eden temel unsurdur.
İslam, ahlakımızın, faziletimizin, terbiyemizin onsuz olmayacağı özüdür, ruhudur.


Kısacası, iftihar edeceğimiz her neyimiz varsa, onun kaynağı, sebebi ve teşvik edicisi İslam’dır.

Bu sebeple, biz İslamsız olamayız. Çünkü kavmi değerlerimiz bile, İslam’la kaynaşmış ve onun rengine boyanmıştır. İslam, bizim her şeyimizdir.

Bu gerçeklerden dolayı, Anadolu’da İslam’a rağmen ve onu görmezden gelerek, daha da fenası onu yok sayarak, hayırlı bir iş yapılamaz.

Bu ülkede, İslamsız bir eğitim ve terbiye söz konusu olamaz. Zira bu vatanın çocukları, farkına varmasalar da, bütün manevi gıdalarını İslam’dan almış; İslam’la var olmuş, İslam’ın özüyle beslenmiş, tarihinin bütün mefahirini İslam’a borçlanmıştır. İslam’ı elinden çekip aldığınız zaman, maddi manevi iflastan başka bir şey görmesi mümkün değildir.

Böylesine güçlü bir biçimde İslam’la imtizaç etmiş, adeta ruhla vücut olmuş iken, Anadolu halkının İslam dışında bir yol ile kendine gelmesi ve faydalı bir iş yapması mümkün müdür?

Tarihe ve insanımızın gönlüne doğru baktığımız zaman, İslam dışı gelişme ve güçlenme arayışlarının, asla gerçek ve geçerli olmadığı apaçık görülmektedir.

Düşmanın Hedefi; İslam

Tarih boyunca, Müslümanlar ne zaman ellerini İslam’dan gevşetmişlerse, o zaman maddi ve manevi olarak düşmüşler ve dibe vurmuşlardır. İslam’a sarıldıkları ve o çerçevede bir kardeşlik kurdukları zaman da, ne derecede başarılı olup yükseldikleri hep görülmüştür.

Bu hakikati baştan beri görmüş olan İslam düşmanları, onları dinlerinden soğutmak hususunda çok ciddi, sinsi, entrikalı çalışmalar yapmışlardır.

Gerçekten de, Müslüman, İslam’dan çıkınca daha hiçbir dala tutunamamaktadır. İslam’ın yüksek kulesinin başından düşenler, aşağıların aşağısına yuvarlanmakta, işe yaramaz olmakta ve ciddi, olumlu, dikkate değer bir varlık gösterememektedir.

Bu yüzden, Bediüzzaman Hazretleri mü’mini tereyağına benzetir. Tereyağının bozulmuşu, zehir keser ve zarardan başka netice vermez. Oysaki diğer din mensuplarının bozulmuşu, yoğurdun bozulmuşu gibidir. Ne kadar bozulsalar da, yine işe yarayabilirler. Tıpkı yoğurdun bozulmuşu gibi… Biraz su, biraz tuz katıp ayran yaparak içilebilmesi ve faydalı olması gibi…

İşte bu sebeple, Müslüman’ın asıl düşmanı nefsi ve şeytanıdır. Nefis ve Şeytan’a karşı zafer kazanan, hiçbir dış düşmana karşı mağlup olmaz. Çünkü Müslüman daima ve her şeyden önce içinden güçlenir ve içinden çözülür. Tek tek imanın hakikatini yaşamayarak, İslam ahlakından kopan fertler, cemiyet hayatı bakımından da çürümekte ve dolayısıyla da, hiçbir hayırlı işe yaramamaktadırlar.


Bu gerçeği gören İngilizler, İslam’ı aslından uzaklaştırmak için çok sinsi oyunlar oynamış, birçok batıl akımı, anlayışı ve dünya görüşünü Müslümanlar arasında yaymaya çalışmışlardır. İngiltere’nin Sömürgeler Bakanı olan Gladiston’un Lordlar Kamarası’ndaki sözü, bu anlayışın unutulmaması gereken bir örneğidir. Yirminci asrın başında, İngiliz seçkinlerine, önemli bir ortamda söylenmiş bu sözler, bize de çok mühim bir ders vermektedir:

“Kur’an Müslümanların elinde oldukça, onlara kesin olarak galip gelmemiz imkânsızdır. Ya bu Kur’an’ı Müslümanların elinden almalıyız, ya da onları Kur’an’dan soğutmalıyız.”

Müslümanların yakın tarihine bakıldığında, Kur’an’dan soğutma ve uzaklaştırma hamlesinin ne kadar etkili olduğu apaçık görülür.

Ancak bu soğutma harekâtı, bin yıl yaşanan İslam güzelliği karşısında yine de kesin bir başarıya ulaşamamıştır. Müslüman, içine düşürüldüğü bütün cehalet, gaflet ve dalalet tuzaklarına rağmen, İslam kimliğini sahiplenmiş, şeklen de olsa Müslümanlıktan kopmamıştır.

Çok Şükür Başarıya Ulaşamadılar

Bu sebeple, ibadetten uzak Müslümanlar da İslam’a mensup olmakla iftihar eder; candan, “Elhamdülillah Müslüman’ım” der. Bu duygu, İslam’ın bir mucizesidir. Çünkü bu ülkenin Müslümanları, yıllar yılı, zulmü içeriden ve kendisinden görünenler eliyle yaşamıştır.

Yıllarca din eğitimi alamamış, en masum dini tezahürler suçlanmış, yasaklanmış ve ağır acımasızlıklarla cezalandırılmıştır. Kur’an öğrenmenin suç sayıldığı, haccın yasaklandığı, ibadet etmenin ayıp ve utanılacak bir durum olarak algılandığı, camilerin bomboş hale getirildiği, sonra da başka amaçlarla kullanıldığı, satıldığı, hoyratça yıkılıp yok edildiği dönemler yaşanmıştır.

Ama bütün bunlara rağmen, İslam ayakta kalmıştır.

Boğazına kadar günaha batmış Müslümanlar bile, çocuklarının imanlı, ibadetli olması için her türlü tehlikeyi göze alarak, harekete geçmiş, çok zor şartlarda İslam kimliğini korumaya çalışmışlardır.

Bu çalışmalar, imkânsızlıklara rağmen başarılı olmuş, demokratik gelişmeler arttıkça da, etkisini çoğaltmıştır.

Daha sonra, çoğalan imkânlar ve artan hürriyet, Müslümanları şaşırtmıştır. Şimdi Müslüman, nefsinin hile ve tuzaklarında perişandır. Bu durum, Müslüman’ın dünya ile olan imtihanıdır. Efendimiz de (sav) bu tehlikeye dikkat çekmiş, Müslüman’ı dünya sevgisinin aldatıcılığı hususunda uyarmıştır.

Kur’an, Müslüman’ın elinden alınamadı. Milletimiz, Kur’an’a maddesi ve lafzı ile sahip çıktı ve savundu. Hala da bu hassasiyet, gelişerek devam etmektedir. Ancak, Kur’an’ın çağırdığı iman ve ahlak hususunda, aynı duyarlılık gösterilememektedir.

Başka kültürler ve yaşama biçimleri, Müslüman’ı sürüklemekte; çünkü bunların parıltılı cazibeleri nefse hoş gelmektedir. Batı medeniyetinin “Dışı süs, içi pis” bataklığı, elini verenin kolunu da almaktadır.

Bu yüzden, son dönem İslam büyükleri, Avrupa medeniyetini, “mimsiz medeniyet” (“deniyet”-alçaklık), tek dişi kalmış canavar, gibi deyimlerle anmaktadırlar.


Şimdi, o cazip yaban akımlara kapılmayan, aşk şevk sahibi, İslam ahlakını tavizsiz yaşayan, Sahabe misali güzel insanlara ihtiyaç vardır. Teoriden çok, güzel örneklere muhtaç İslam dünyası…

Efendimiz’in has ve halis manevi evlatlarına muhtaç…
Onu, sevgi ve şefkat dolu yüreğiyle temsil eden hakiki müminlere muhtaç…

Hizmet ‘Deli’sine İhtiyaç Var

Bilen, inanan ve yaşayan örnekler…
Dünyevi cazibelerin çekim alanına girmeyecek, nefsi zevk ve lezzetlerini en yüksek hakikat olan TEVHİD uğruna feda edecek, fedakâr ve idealist kahramanlara muhtaç.

Dillerinden fazla halleri konuşan, İslam’a hizmet yolunda, “Kimse yoksa ben varım!” diyen mana kahramanlarına muhtaç.

Önündeki engelleri aşabilen; paraya, makama, şana ve kadına takılıp kalmayan kahramanlar eliyle, İslam yeniden bir daha, gönüllere hâkim olacaktır.

İ’la-yı Kelimetullah… Yani Allah adını yüceltmek…
Kendini i’la değil.
Dini ihya, düyasını ihya (diriltme) değil.
Aşklar faniye değil, Baki’ye…

Kazancı, sadece kasa ve kese işi bilmeyen mana kahramanları…
Ahiret boyutlu düşünebilen ufuklu insanlar…
Bunların azı çoktur.

Hz. Ömer (ra), dine hizmet için Sahabenin seçkinleri gibi ADAM istemişti.
Bugün de, o adamlara ihtiyaç vardır.

Rahmetli M. Emin Alpkan Ağabey, önemli bir işin yapılması konuşulduğunda, daima ve hemen sorardı: “Delisini buldunuz mu?”

Evet, maddi ve manevi her zaferin bir delisi vardır. Yani, o işe kendisini vakfeden, o hedefte fani olan adamlar lazımdır. Osmanlı’nın sınır boylarında serdengeçtileri vardı. Din-ü devlet uğruna anadan, yardan ve serden geçen bu kahramanların devri, hep başarı, hep zafer günleriydi.

Şimdi de, ilimde, fende, sanatta; hem maddesini, hem de manasını feda edecek hakikat kahramanlarına ihtiyaç vardır.

Allah’a kul olan, başkasına boyun eğmez; kullukta sultanlık bulur. Mü’min, var ve bir olandan başkasının huzurunda eğilmez; sadece Allah’a kul olur. Allah da bütün âlemi ona musahhar eder, emrine verir.

Bu imanın kazandırdığı haysiyet, şeref ve şahsiyet ile güç kazandı atalarımız ve dünyaya örnek oldular.

Ya Allah Korkusu; Ya Kanun…

Bir ülkede düzenin ve ahengin kurulabilmesi için insanlar ya Allah korkusuyla dolu yaşamalı; ya da kanun korkusuyla hizaya gelmelidir. Günümüz dünyasında, insanlar kanun hâkimiyetinin tavizsizliği nispetinde toplumda düzeni, güveni sağlayabiliyorlar. Kanun herkese eşit uygulanıyor. Çünkü en ufak bir aksaklık, toplum düzenini altüst edebilir.


İslam’ın insanı, zorla, korkutarak, baskıyla değil; severek ve gönüllü olarak Allah (cc) emrine uyar. Böylece Allah’ın emri olan düzen ve emniyet, kendiliğinden ve bir kulluk bilinciyle kurulmuş olur. Bir başka deyişle, polis, jandarma insanın içindedir.

Bir insan, ya Allah korkusuyla, ya da kanun korkusuyla düzene uyar. Müslümanlar, Allah korkusundan kaynaklanan muhteşem bir medeniyet kurdu.

Bu korku, merkezinde Allah imanının olduğu, her şeyin o imana göre düzenlendiği, insanların, “Ya kulluğuna layık olamazsam” diye titrediği bambaşka ve tatlı bir korkuydu.

Bu korku zedelendi ve yerine kanun hâkimiyetinin gücü konuldu.

Fakat Müslümanlar, bunu beceremediler. Allah korkusu azaldı, kanun korkusu da kurulamadı. Böylece toplum düzeni alt üst oldu, bozuldu. Yine de mevcut düzeni birazcık tutan, dengeleri altüst olmaktan koruyan olumlu etki, İslam’dan kaynaklanıyor.

Toplumdaki kardeşlik ve yardımlaşma duygusu, birçok ekonomik krizi önlemiştir. Bu kardeşlik duygusu, ne kadar zayıflarsa zayıflasın tamamıyla İslam’ın eseriydi. Toplumu birleştirici, bütünleştirici ve kardeşleştirici başka ortak bir payda, bugüne kadar bulunamamıştır. Bu gerçek de göstermektedir ki, İslam, ülkemizin manevi sigortasıdır.

Gerçek Müslümandan Zarar Gelmez

Ülkemizdeki İslami gelişmelerden kuşkulanan ve “Ne olacak bu gidişin sonu?” diye korku çoğaltan kesimler, eğer bu düşüncelerinde samimi iseler, Ramazan ayına dikkat etsinler.

Ramazan ayı, dini hassasiyetlerin en çok arttığı bir zaman dilimidir. Fakat bu zaman dilimi aynı zamanda, ülkemizdeki suç oranlarının yarı yarıya azaldığı, hayır ve yardım faaliyetlerinin de birkaç katına çıktığı, en huzurlu aydır.

Demek ki doğru İslamiyet ve İslamiyet’e layık doğruluk, toplumumuzun temel ihtiyacıdır. Bu güzelliğin artmasından şikâyet ise anlaşılmaz bir akılsızlıktır.

“İslamiyet gelişiyor, sürekli daha yoğun yaşanıyor; ne olacak bu durumun sonu?” diye özetleyeceğimiz şikâyetlerin hiçbir mantıklı açıklaması yoktur. Bu şikâyetler sadece bir şeyi açıklıyor: İddia sahiplerinin İslam konusundaki cahilliğini…

Sevgi ve şefkat dini İslam, yalnız kendi mensuplarının değil, başka din ve inançtakilerin de güven içinde yaşamasını sağlayan bir huzur ortamı oluşturur. İslam, savaşa, kana, kine karşıdır. Sadece savunmak ve barışa giden yolu açmak için savaşa izin vardır. Ancak, mecbur kalınan bir savaşa bile insanlık getirir İslam, eziyeti, işkenceyi savaş ortamında bile yasaklar.

Savaşa fiilen girmemiş olan yaşlıları, din adamlarını, kadınları ve çocukları saldırı hedefi yapmaz. Bırakınız insanları, düşmana ait hayvanlar, bitkiler, ağaçlar, eserler bile tahrip edilemez. Bunlar, İslam savaş hukukunun, Kur’an ve Hadis kaynaklı hükümleridir.

Ve İslam savaş hukuku, dünyanın bilinen ilk sistemli savaş hukukudur.

Savaşa bile barış ve düzen getiren, insanı his ve hevesleriyle asla baş başa bırakmayan İslam, mü’minleri arasında savaşa, kavgaya, kana, kine izin verir mi?

İslam, adından anlaşılacağı üzere, ‘selm’ ve ‘müsalemet’tir. Yani, savaşı ancak saldırgan düşmana karşı tavsiye eder. Dâhilde daima barış, huzur ve güven öngörür. Bir insanın haksız yere öldürülmesini, yeryüzündeki bütün insanların öldürülmesi sayar. Bir insanın yaşamasına sebep olmak da, bütün insanların yaşamasına sebep olmak kadar sevaplı bir kulluktur.

Böylesine bir inanç, topluma hangi olumsuzluğu verir?
Nitekim tarih boyunca, başı sıkışanlar hep Müslümanlara, özellikle de Osmanlı’ya sığınmışlardır.

Yeni Tehlike; Nefsanî Zevkler

Şimdi Müslümanların önünde, sadece nefis ve işbirlikçisi olan Şeytan engeli var. Başka dinler, inançlar, dünya görüşleri, tamamen iflas etmiş durumdadır. Şeytan’ın sunduğu nefsi hazlar, yalancı lezzetler, zehirli ballar, adım başı Müslüman’ın önündedir. Bu habis ve menhus tuzaklardan kurtulduğunda, Müslüman ruhunun hürriyetini ebediyen kazanacak; dünya ve ahiret saadetine erecektir.

Bu sebeple de İslam düşmanları, artık Müslümanları kendi dinlerine çekmekten çok, nefsaniyetlerine, heva ve heveslerine çağırmaktadırlar. Müslüman’ın bugün davet edildiği yer, başka bir dinden fazla, dinsizliktir. “Benden olmayan, hiç kimseden olmasın” dercesine davranılmaktadır.

Oysaki Müslüman’ın dinden çıkmış olanı, hiçbir şeye benzemez; hiçbir işe yaramaz. Çünkü kendisi olamayan, başkası da olamaz. Kendi yürüyüşünü terk eden, başkalarının yürüyüşüne de ayak uyduramaz.

Serseri mayın gibi, nerede durup, nerede patlayacağı belli olmayan, işi sadece hedefsiz tahrip olan bir mahlûka dönüşür İslamsız insanımız…

Bu gerçek, günden güne anlaşılmakta ve dolayısıyla da insanımız daha çok İslam’a yönelmektedir. Bu gerçeği artık resmi ve özel kuruluşlarımız da anlamalı ve ciddi bir din eğitimi seferberliği açma hususunda iş birliği yapmalıdır.

Zira gerçek İslam, sadece Anadolu halkına değil, bütün insanlığa hava kadar, su kadar gereklidir. Bu bakımdan Türkiye’de İslam’a hizmet etmek, tüm insanlık âlemine hizmet etmektir. Çünkü İslam imanından kaynaklanan ahlak ve fazilete, insan olan herkesin çok ciddi ihtiyacı vardır.

İslamiyet, insaniyettir. İnsanlığı arayan, İslamlığı bulur. İnsanımıza düşen, bu arayışın nihai adresi, en güzel örneği olmaktır.

Efendimizin (sav) deyimiyle, “Görüldüğünde Allah’ı hatırlatan müminler olmak” mecburiyetindeyiz.

Görünen o ki, “Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür seda, İslam’ın sedası”dır. Her Müslüman, bu güzel gelişte kendi payını artırmaya uğraşmalıdır.

vehbivakkasoğlu,com

Yorumlar

Degerli hoca Vehbi bey, yine cok güzel yazmis. Müslümanlar, Islamiyetin dogru yolundan gittikleri müddetce ve Iclerinde Allah sevgisi oldukca asla ve asla yilkilmazlar, egilip bükülmezler...
(X)
Kapat
-->