Komşuluk vazifesi

Yazlık evimizin bahçesinde otururken, karşımızdaki dub­leks eve yeni kiracıların taşındığını görüyorum. Yeni evli bir çift olduğunu söylüyorlar. Sessiz sedasız bir aile falan derken, mahallede bir dedikodudur alıp gidiyor.

 

 Adam sözde hanımı­nı dövüyormuş ve bunu da özellikle cuma geceleri yapıyor muş. Defalarca ikaz edip gıybetin ne kadar kötü bir şey oldu­ğunu anlatıyorum kendilerine, ama fayda yok. Adam, Osma­niye'den geldiği için hemen ismi çıkıyor "Osmaniye Canava­rı" diye.

Eşime soruyorum işin aslini:

 

—  Kimsenin günahını almak istemem, diyor. Ama cuma gecesi ben de duydum, içeriden çığlıklar yükseliyordu.

 

Bu arada işe gelip giderken görüyorum o adamı. Son dere­ce çelimsiz bir şey . Böyle zâlimce bir işi nasıl yapıyor bilmem ama, mahallede yapılan gıybet bana da tesir ediyor, fena ta­kıyorum kendisine. Elimden gelse, bir kaşık suda boğacağım onu.

 

O gün yine cuma ve mehtabı seyretmek için yine bahçede­yiz. "İnşallah bu gece bir şey olmaz" derken, korktuğumuz başımıza geliyor ve karşı evden kadın çığlıkları yükselmeye başlıyor. Eşim telâşla:

 

— Komşuluk vazifeni yapmalısın, diyor bana. Bu canavar öldürecek kadını.

Ben: "Karı koca arasına girilmez, şimdi barışırlar" diye

beklerken, kadın:

 

—  Yetişiiin, kurtarılın, öldürüyorlarr!.." diye bağırmaya

başlamaz mı?

 

Dayanamayıp fırlıyorum yerimden. Bahçe kapısından çık­mak yerine bahçe duvarı üzerinden atlayıp kendi gücümü kontrol ettikten sonra, bir nefeste varıyorum komşu evin ka­pısına.

 

Kadın hâlâ bağırıyor: "Kurtarılın!.." diye.

 

Anlaşılan saniyeler bile çok önemli. Vakit kaybetmemek için koçlar gibi gerilip müthiş bir tekme atıyorum evin kapısı­na, aynen filmlerdeki gibi. Kapı, acı kuvvetime dayanamayıp menteşeleriyle birlikte sökülüyor yuvasından ve toz duman içinde devriliyor odanın ortasına. O anda Osmaniye Canava­rıyla burun buruna geliyor ve Adapazarlı Nihat abimizin yıl­lar önce gösterdiği "kafa atma usulü"nü deneme şansını elde ediyorum.

 

Başımın üst yan kısmını adamın gözlükleri üzeri­ne yerleştirdikten sonra, "aparküt" adı verilen alt yumruğu da esirgemiyorum kendisinden. Adam, yediği darbelerle dört bir yana sendeliyor ve grogi vaziyette beş altı adım gerileyip yerdeki kapının yanı başına seriliyor. Bu arada canavarın hanımını arıyor gözlerim. Kadıncağız, korkudan odanın bir kö­şesine büzülmüş, rengi sararmış, sesi soluğu kesilmiş. Kesil­miş ama, birileri hâlâ bağırıyor "imdaaaatt, kurtaruıın!.." diye.

 

Sesin geldiği tarafa baktığımda ölecek gibi oluyorum. Sesler, televizyonda oynayan bir filmden geliyor. Filmdeki ka­dın, kendisini bıçaklamak isteyen kiralık katil karşısında cı­yak cıyak bağırıyor:

 

"Yetişiiin, öldürüyorlaaar!.." diye.

 

Kadıncağız, işin sırrını anlamış olmalı ki, kocasını daha fazla dövmemem için:

 

— Eşim, cuma gecelerindeki gerilim filmlerini çok sever, diye kekeliyor. Kulağı da az işittiği için televizyonun sesini fazla açar.

 

Neye uğradığımı şaşırıyor ve kendimi yerde yatan o zaval­lıdan kötü hissediyorum. Bu arada kimin canavar olduğunu da anlıyorum tabi ki. Adamcağızı zorlukla ayılttıktan sonra kucaklayıp en yakındaki nöbetçi eczaneye koşturuyorum. Hemen ilk yardımı yapıyor ve dört dikiş atıyorlar kafa attığım yere.

 

Bu arada eczacı:

 

— Sizin başınız da yarılmış, diyor. Farketmediniz mi? Ben korkumdan:

 

— Boşverin, hiç önemli değil; ben acıya dayanıklıyım fa­lan derken, eczacının iri kıyım kalfaları fedakârca devreye gi­riyor ye kafa atarken yanlış yeri kullanmanın cezası olarak on dört dikiş de bana atıyorlar, filmdeki kadın gibi bağırtarak. Canımın acısından dışarı fırladığımda, eczane önünde topla­nan mahalle halkından müthiş bir alkış kopuyor: "Yaşşa, va­rol" sesleriyle birlikte.

 

Kırdığım kapının gürültüsüyle yatağından fırlayan bir adam, yanındakilere:

 

—     Allah Cüneyd abimizi başımızdan eksik etmesin, diyor. Olaya anında el koyup kurtardı kadını.

 

Cüneyt Arkın da ol­saydı, böyle yapardı.

Kadınlar da hayranlıkla:

 

— Şu merhamete bak, diyorlar. Canavarı dövdükten son­ra, yine de dayanamayıp tedavi ettiriyor.

 

Ertesi gün komşumuzun kapısını ve gözlüğünü tamir etti­rip defalarca helâllik aldıktan sonra, mahalle halkını tek tek dolaşıp anlatıyorum işin doğrusunu.

 

Ve tabi ki gıybetin ne kadar kötü bir şey olduğunu.

Hâdiseyi anlattığım kadınlardan bazıları anında kavrıyor­lar durumu:

 

— Ne fedakâr insan, diyorlar benim için. Canavarın hanı­mı üzülmesin diye bir yanlışlık yaptığını söylüyor. Biz bilmez miyiz o adamın ne dayakçı olduğunu? *»

Yazar: 

Yorumlar

kimseye karşı ön yargılı olmamak gerekiyor ama bir türlü beceremiyoruz...nedense.