Aşk Adına Yola Çıkan Gençlik

Aşk için yola çıkanlar, daha yolun başında hedefe ulaşmadan geri dönenler...

Seviyorum deyip, sevda bataklığında kaybolanlar. Sevgi adına yazanlar, çizenler, söyleyenler...

 

Sevdiğini elde edince de, Mecnun misali "Leyla bu muymuş?" deyip pişman olanlar. Geriye dönüp de aşk için yaptıkları hatalara göz yaşı dökenler, neler neler...

Ne yazık ki, o eski aşklar kalmadı diyorsanız, doğ­ru diyorsunuz.

Eski aşklar kalmadı ama, aşk için çıkılan dönülmez yolda gençlerin yaptığı hatalar kaldı.

Neler mi o hatalar? İsterseniz yine yorumsuz o ha­taları gözle önüne serelim. Herkes kendi dersini ken­di alsın.

Düşünün, bir türlü insan denilen muamma çözüle­memiş. Hırsları, kıskançlıkları, kinleri, nefretleri, sev­gileri, hayalleri şimdiye kadar hiç ama hiçbirini çözen olmamış.

Adem'den (as) bu tarafa dünya hanından kimler gelmiş, kimler geçmiş. Biri, diğer birine ne benzemiş, ne aynı olmuş. Ama hepsinin genel adı "insan" olur­ken, dünyaları hep başka olmuş.

İnsan denilen yaratığın içinden de kadın ve erkek diye farklı cinsiyetler ortaya çıkmış. Çift çift yaratıl­mışlar, arkadaş olsunlar, yalnızlık çekmesinler, bera­ber ağlayıp beraber gülsünler, bir tarağın dişi gibi bir­birlerini tamamlasınlar diye.

Ama gel gelelim ki, ne bu çiftler bir araya gelip an­laşmışlar, ne de tarağın dişleri gibi uyum sağlamışlar. Ayrılmışlar, hemen hasret başlamış. Birleşmişler he­men dırdır, hemen kavga.

Aşık olmuşlar, hasret çekmişler. Mecnun olup dağ­lar delmişler. Kerem olup yanmışlar, Ferhat olup çöl­lere düşmüşler. Leylalarını, Aslılarını, Şirinlerini bul­ukları zaman "bunlar da kim?" demekten kendileri­ni alamamışlar.

"Peki şimdi neler olmuş ilişkilerde?" derseniz, iliş­kilerimizde hüsran ve hayal kırıklığı yaşıyoruz.

Bir dinleyicim anlatıyor:

"Severek evlendik. Yıllar­dır birbirimizi sevdik, konuştuk. Bir gün birbirimizi görmesek veya sesimizi duymasak, ölecek gibi olur­duk. Birbirimizi gördüğümüz veya sesimizi duydu­ğumuz zaman içim titrer, sanki bütün dünya bana ve­rilirdi.

 

Kavuşamazsak yaşayamam derdim. Sonunda içimi hoplatan, dizlerimi titreten eşimle evlendim. Şimdi birkaç yıllık evliyim. İçimde ne bir heyecan, ne de dizlerimde titreme var.”

 

 "Ne oldu onlara?" diye sormaktan kendimi alamıyorum.

Bir başka okuyucum olan hanım şunu anlatıyor:

Eşim için ailemi, dostlarımı, herşeyimi terk ettim.

 

Çünkü ailem onunla evlenmemi istemiyordu. Onlar hayat tecrübelerine göre beni ikaz etseler de, ben on­suz bir hayatın olamayacağını, onun dünyada tek er­kek olduğunu, onsuz yaşanmayacağını söylüyor, onun yanlışlarını bile kendimce tevil ediyordum. Âdeta idam sehpasında kendi ipini çeken biri gibi, kendi hayat ipimi yavaş yavaş çekiyordum da farkın­da değildim.

 

Farkettiğim an, hayatımı ona bağladığım, onun uğ­runda ailemden vazgeçtiğim adamla evlenmiştim.

 

Evliliğimizden birkaç ay sonra hatamı anladım ama dönüşü olmayan bir yola girmiştim. Pişman ol­muştum, yanımda ne ailem, ne arkadaşlarım, ne de dostlarım vardı. Hayatta en önemli şeylerin insanın annesi, babası ve yakınları olduğunu anladım. Ama fatura altından kalkamayacağım kadar pahalı kesildi" diyor.

Bir başka genç kızın hayat hikâyesi daha da acı:

"Üniversite son sınıfta tanıştım evlendiğim gençle. Maddî durumu, fiziki görünümü beni etkiledi. Oysa ben güzel fiziğe sahip, iyi bir aile kızıydım. Ailem bu evliliğe karşı çıktı.

 

Çünkü bey evliydi ve iki tane çocu­ğu vardı.

 

İlk eşiyle okul yıllarında anlaşarak evlenmişler, da­ha sonra anlaşamamışlar. Şimdi ayrı yaşadıklarını, en kısa zamanda boşanacağını söylemişti.

 

Dedim ya, fiziki yapısı ve maddî durumu, bir de güzel cazip sözlerinin etkisinde kalmış olmalıyım ki, ailemin "imkânsız, olmaz" sözlerine karşı evlenmeyi kabul ettim.

 

Ailem istemedi ama ben onunla çekip gittim.

 

Nedendir bilinmez, bana her şeyi çok farklı göste­ren nefsimin istekleri, şeytanın aldatmasıyla o girdaba kapıldım.

 

Bir süre sonra ne eşimin maddî durumu, ne fiziki görüntüsü, ne de sarf ettiği o tatlı sözler artık hiçbir anlam taşımıyordu.

 

Bu arada eşinden de ayrılamadı, benim de üst üste beklenmedik çocuklarım oldu.

Ailem haklı olarak beni reddetti. Annem, babam ve kardeşlerimle görüşemiyorum.

 

Onlar bir ömür boyu benimle görüşmemede kararlı. Hele annem asla yü­zümü bile görmek istemiyor. Onun ne kadar haklı ol­duğunu ana olunca anladım. Ana gibi bir emektarın yüz üstü bırakılıp gidilmeyeceğini anladım ama iş iş­ten geçti. Son pişmanlık fayda vermedi.

 

Mantıklı ve akıllı, üniversiteyi bitirmiş bir genç kız' olarak böyle bir hatayı nasıl yaptığımı düşünüyorum. Kendi hayatımı kendim kararttığımı, cezamı çekmem gerektiğini düşünüyorum."

Aile Okulu adlı kitabımda "Bir Genç Kızın İtirafla­rı" diye bir yazım var. Onu okuyan bir baba bir gün beni aradı.

Telefonda bana "Esra kızım sen misin?" der demez inanın belki bir iki dakika hıçkıra hıçkıra ağladı. "Bir anda bu babayı gözyaşı seline boğan nedir acaba?" diye merak ettim.

Gerçekten içi yanan baba boş yere gözyaşı dökmü­yor, iş olsun diye hıçkırmıyordu. Başladı anlatmaya. Kızı Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü'nü derecey­le bitirmiş. Fakat ne olmuşsa, tam babası yaşında, damatları torunları olan bir beyle evlenmiş.

Bu baba diyor ki "Esra kızım düşünebiliyor mu­sun? Damadım benimle yaşıt. Ben ise altmışında bir ihtiyarım. Adamın kaç tane damadı, kaç tane torunu var. Kızım bana bunu nasıl yapar? Bu olaydan sonra kalp krizi geçirdim. Aylarca hastanede yattım.

Doğduğu andan itibaren gözünden sakınıp, yemi­yor yediriyor, giymiyor giydiriyorsun. Sonuç gözyaşı, acı... Neden böyle oldu? Bunun sorumlusu ben miyim toplum mu?" derken yine ağlamaya başlamıştı.

Ne zaman bu olayı hatırlasam, telefonda hıçkıran altmışlık baba ve o babayı ağlatan genç kız aklıma ge­lir.

Soruyorum, gençlerin böyle yapmasının sorumlu­su anne-babalar mı? Toplum mu? Okul mu? Televiz­yon mu? Arkadaş çevresi mi? Yoksa gençlerin akıllarıyla değil, hisleriyle hareket etmeleri mi?

Beni çok etkileyen bir gerçek öykü daha:

Genç kız Edebiyat Fakültesi son sınıfta. Genç adamla tanıştıktan sonra dünyası değişiyor. Ailesi "İmkânsız, olmaz. Delikanlı bize göre değil" diyorlar. Gel gör ki, gönül bir defa sevmeye dursun, ferman ta­nır mı? Bu genç kızın gönlü de ferman tanımamış, ai­lesini, okulunu bırakıp genç adamla çekip gitmiş. Üniversite son sınıfta okulu bitirmeye birkaç ay var. Onun gözü hiçbir şeyi görmemiş.

Zaman içinde üç tane çocukları oluvermiş. Olmuş olmasına ama, bir zamanlar uğrunda okulunu, haya­tını, ailesini, güzel olan her şeyi yüzüstü bırakıp peşi­ne takıldığı genç, günün birinde bir başka kadınla an­sızın çekip gitmiş.

Gidiş o gidiş olmuş. Yıllar geçmiş, çocuklar büyümüş, ne gelen, ne arayan, ne soran olmuş. Genç kadın Üç çocukla aç mı kalmamış, susuz mu...

Sen misin okulunu, aileni bırakan... Yaptığının ce­zasını hayatıyla çekmiş. Biz zamanların zengin kızı, şimdi fakir, bakıma muhtaç ve başkalarının yardı­mıyla geçinir olmuş.

Hayatını feda ettiği adam, hayatı kadına zehir et­miş. Öyle zehir etmiş ki, bu hayata dayanamayan ha­nım amansız hastalığa yakalanmış. Geçenlerde vefat haberini öğrendik.

Geceyarısı hayata gözlerini kapa­tan bu hanımın oğlu, bir arkadaşımı arayıp "Teyze annem vefat etti" demiş. Bu hanımın hayata yapayal­nız veda edişi ne acı değil mi? Ailesi son yolculuğun­da bile yanında değilmiş.

Geride kalan masum üç tane öksüz çocuk. Zama­nında yanlış atılan bir adım ve kaybedilen güzel bir hayat...

Sevgili gençler, bu soruya lütfen siz cevap verin. Şıkları seçmek size ait, ama bir şıkta karar kılın ve onun üzerine gidin ki gençler hata yapmasın, büyük­ler gözyaşı dökmesin.

Sevgili genç insanlar!

İnanın büyükler evlâtlarının evliliklerini kız ise beyaz gelinlikler içinde, erkekse damatlıklar içinde görmek ister. Bu da her anne ve ba­banın en doğal hakkıdır. Lütfen bu hakkı elimizden almayın...

isterseniz yorum yapmanızda yardımcı olacak bir kıssadan hisse ile sözlerimi noktalamak istiyorum:

Bir zamanlar bir komutan varmış. Bu komutan çok istediği halde bir kaleyi asla fethedemiyormuş. Bir gün oturmuş, kara kara düşünüyormuş. "Ne yapıp edip bu kaleyi almalıyım" diyormuş.

Aklına bir fikir gelmiş, kaleyi içten fethedecekmiş.

 

Kale komutanının güzel mi güzel bir kızı varmış. Ne yapmış etmiş kızın gönlüne girmiş. Kız

"Bir gece şu saatte gel, ben sana kale kapılarını sonuna kadar açacağım. Sen de kolayca kaleye hakim olursun" de­miş.

O gece gelmiş, kız kale kapılarını sevdiği genç için sonuna kadar açmış. Tabiî kızın annesi, babası, kar­deşleri, kaledeki herkes öldürülmüş ve kale ele geçi­rilmiş.

 

Komutan kızla evlenmiş. Ertesi gün yeni eşiyle sa­bah kahvaltısı yapıyorlar. Öyle muhteşem bir sofra ki kuş sütü bile var. Neşe içinde kahvaltı yaparlarken bir deli atla bir asker çıkıp geliyor. Çiçeği burnunda genç gelin eşine soruyor: "bu atın burada işi ne?"

 

Çiçeği burnunda damat ise "Seni bu atın kuyruğu­na birazdan bağlatacağım" diyor. Genç kadın "Nasıl olur, ben senin aşkın uğruna anamdan, babamdan, kardeşlerimden, her şeyden vazgeçtim. Şimdi ise sen bana bunu yapıyorsun". Genç adam: "İşte onun için bunu yapıyorum ya" der. "Bir erkek için anasını, ba­basını, kardeşlerini feda eden kız, gözünü kırpmadan kocasını da feda eder. Böyle bir hanım bana lazım de­ğil" der.

Kıssa burada bitiyor ama inanın, içinde çok büyük dersler yatıyor. Bu dersleri bulup çıkartan gençlere ne mutlu...

Yazar: 

Yorumlar

(X)
Kapat
-->