Yolun kendisi nimet...

Yolun kendisi nimet...

Ahmet Ay

 

"Sanat, Tanrı inayetine, Tanrı nuruna mazhar olduğu anlarda insanın dünyayı temaşasından başka şey değildir. Sanat, her nesnenin arkasında Tanrının varlığını göstermektir."

Hermann Hesse, Klein ve Wagner öyküsünden.

 

 

Kur'an arayanların kitabıdır. Bulmuşların(!) değil. 'Bilme'nin sonuna geldiklerini sananların hiç değil. Ne zaman böylesine rastlasan, Kur'an'ın, gırtlağından aşağıya inmediği görürsün. Okudukları ona birşey söylemez olur. Çünkü nüzul sebebi yoktur. Vahyin kalbe inebilmesi için ona nüzul sebepleri gerek. Tıpkı Asr-ı Saadette olduğu gibi. Hayatında bir yerlere koyabilmelisin onu. Birşeylere bağlamalısın. Açlığını hissetmelisin. Birşeylerine deva olmalı. Karanlığına ışık tutmalı. Yahut o birşeyler seni Kur'an'a bakmaya zorlamalı. Hayatta olmalı yani. Ötesinde değil.

Kur'an bir kitaptır, evet, doğru. Fakat yalnızca bir kitap değildir. Bir mürşiddir o. Hem de hayatının her yerinde, her an'ında, her olayında bir mürşid. Bir kere okunup yola çıkılması gereken değil yolda hep yanında bulunması gerekendir. Nasıl anlatmalı bunu? O bir kere değil her kere inendir. Bir yere değil her yere inendir. Bir zamanla değil her zamanla konuşandır. Bir insana değil her insana bakandır. İki kapak arasına alınmakla bitti zannetme. Tek kitap olması vahidiyetin tecellisidir. Herkesle ona özel konuşması ehadiyetin cilvesidir. Yeter ki hayatını tara, nüzul sebeplerini gör, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyet inkişaf etsin. Sana bakan bağlantıları keşfet. Zaten tefekkür de bu arayışa denilir.

Bediüzzaman 'üç küllî muallimden' bahsediyor ya bir yerde. Kâinat, Hz. Peygamber aleyhissalatuvesselam ve Kur'an. İşte bu üç muallimi birlikte okursan açılıyor şifreler. Birbirinden ayrı tuttukça kapanıyor. Kur'an bir kitap oluyor yalnız, Hz. Peygamber dersinin üzerinden zaman geçmiş bir öğretmen, kainatsa yalnızca dokunulan, tadılan, görülen, duyulan ve hissedilen...

Böyle yalnız olmamalı hiçbiri. Karşılaştırmalı ayetleri birbirleriyle. Yollar bulmalı birbirine varası. Safa ve Merve arasında koşar gibi aralarında koşmalı. Anlıyorum: Bize sadece Kur'an'da geçenleri ayet olarak öğretmişler. Halbuki öyle değil. Ayet delil demek. Kainat ise baştan aşağıya Allah'a delil. Sen de bir delilsin. Senin içinde binler delil var. Birleştir uçlarını. Birleştir ki nakış görünsün. Kainat, Kur'an'ı tefsir etsin. Kur'an, kainatı. Aleyhissalatuvesselam ikisini birden.

Kur'an, sadece Allah'ın bize söylediklerinden oluşmaz. Söyletmek istediklerinden de oluşur. Dua ayetleri böyledir aslında. Allah'ın bize söyletmek istedikleridir. Ben de ne zaman Fatiha'yı okusam, Allahın dilimde/kalbimde görmek istediklerini Ona sunarken bulurum kendimi: "Nimet verdiklerinin yoluna ilet beni!" derim mesela, "Gazaba uğrayanların ve sapıtmışların yoluna değil."

Gazabı yalnız ahirette mi sanıyorsun? Hayır, doğru yolu kaybettiğin zaman, tekrar ona çıkıncaya kadar yaşadıkların hep gazaptır. Kaybolmak nasıldır bilir misin? Bir vakit kaybolmuşluğum var. Biliyorum: Hayatın azap kesilir. Kalbinde bir zakkum-u cehennem taşırsın ki, çektirdikleri, hakikat-i cehennemden beterdir.

Nereye baksan karanlık, karamsarlık, kararsızlık. Nereye baksan keder! Nereye gideceğin belli değil üstelik, bir sürü neydiğibelirsiz yol var. Azap şaşırtır seni. Oradan oraya koşarsın. (Bakara 17, 19; En'am 39, 122 ışık tutsun sana.) Canı yanan nereye koştuğunu nasıl bilemezse, gazaba uğrayan da nereye koştuğunu öyle bilemez, göremez, düşünemez. Yollar arasında savrulur durur. Sapıtmışlık da aslında budur. Bir kere değil her keredir artık o sapış. Bir fiil değil melekedir.

Acının aklını başından alması ve deliler gibi kurtulmak için başka acılara koşman. "Bu değil, şu değil, o da değil..." diye ağlaman. Susuzluğun geçsin diye deniz suyu içmen. Bunları düşünürken, Allah Resulünün münafık ahlakına dair tasvirlerini de hatırla. Yolların sayısını arttırmak kurtuluş getirmez.

"Hem o seyahat-i ruhiyede, çok tazyikat altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittibâ ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle, tereddütlerden ve vesveselerden, yani, 'Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?' diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum, tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir hâlet hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmam-ı Rabbânînin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim."

'Nimet verilmişlerin yolu...' bana mutluluğu bulduğum yer gibi geliyor. Çünkü kalpte karar olmazsa nimet de hâzâ zehroluyor. 'Nedeni, niçini, niyesi...' belli olmuyor. Sana bütün nimetler üstünde bir nimet söyleyeyim mi? Doğru yolu bulmak, orada olduğunu tüm vicdanınla hissetmek, diğer bütün nimetleri nimet kılan asıl nimettir. Böyle düşününce, Fatiha'nın ahiri, ne güzel bir nimet hatırlatması ve ne güzel bir yol tarifidir. 

Yorumlar