Yalnızlık psikolojisi

Yalnızlık psikolojisi
 
Ahmet Ay
 
 
 
Cahiliye dönemi Arap coğrafyasında kendisine özel bir tanrıya tapan kabileler vardı mesela. Zengin kabileler putlarını altından/gümüşten yaptırarak putu helvadan veya başka değersiz bir maddeden olan zayıf kavimlere bir üstünlük iddiasında bulunuyorlardı.
 
 
 
 
 
Evvelki yazılarda, Ali Şeriatî'nin metinlerinden de istifadeyle, tevhidî bakışın dünyayı nasıl bir bütün olarak algıladığını, şirkin ise nasıl onu parçalara/adacıklara ayırdığını konuşmuştuk. Enbiya sûresinde; "Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti!" beyanıyla da altı çizildiği gibi: Şirkin teolojisi, ister istemez, farklı yaratıcılar ve bu farklı yaratıcıların farklı yaratış süreçlerinden sonra ortaya çıkan çelişkili ve çatışık bir evren düzenini beraberinde getiriyordu. (Marx'ın zahiren ateist, ama aslında politeist 'sınıf çatışmaları' tezlerine de atıf yapmıştık bu noktada, anımsarsınız.)
 
Daha felsefelerine dair derinlikli bir inceleme yapmadan, teolojilerinin hikayeleştirilmiş hali diyebileceğimiz mitolojilerine baktığımızda bile bu çelişik hali görüyorduk. Eski Yunan ve Eski Mısır'dan tutun, Hindistan'daki çok tanrılı dinlere kadar bütün şirk ekollerindeki mitolojiler, ilahların birbiriyle savaştığı, varlığın böyle ortaya çıktığı, karmaşanın kaçınılmaz bir şekilde toplumsal hayata ve evrene hâkim olduğu bir düzenin sembolizmini içeriyordu.
 
Bu çatışık inanış ve bunun arkasında müşrik bireylere yüklenmiş felsefe, onların da evrene bakışlarının böylesi parçalayıcı bir etki içermesini sonuç veriyordu. Örneğin; geçmişten günümüze ortaya çıkan bütün asabiyetler (kabile, ırk, inanış, coğrafik veya sınıfî tüm çeşitleriyle), bu asabiyetlere sahip toplulukların kendi tanrılarına sahip oluşları üzerinden temellendiriliyordu. Bölünmüş kutsallar ve mülk edinilmiş kudsiyetler üzerinden bir kavga yürütülüyordu.
 
Cahiliye dönemi Arap coğrafyasında kendisine özel bir tanrıya tapan kabileler vardı mesela. Zengin kabileler putlarını altından/gümüşten yaptırarak putu helvadan veya başka değersiz bir maddeden olan zayıf kavimlere bir üstünlük iddiasında bulunuyorlardı. Yukarıda, yani teolojik düzlemde, oluşturulmuş bir kast; toplumsal zeminde de ikinci bir kastı beraberinde getiriyordu. Bu bölünmeler, parçalanmalar, daha küçük parçalara ayrılmalar tevhidî bir nazar kuşanılmadıkça etkisini sürdürüyordu.
 
Belki de Bakara sûresindeki şu ayet en güzel şekliyle bu hali tasvir ediyor: "Onlar, Allah’a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozan, Allah’ın korunmasını emrettiği bağları koparan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kimselerdir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir."
 
Burada fesad/bozgunculuk kelimesi üzerinde durmadan önce, bu ayet bağlamında 23. Söz'e atıf yapmak istiyorum. 23. Söz'de Bediüzzaman'ın imanı 'intisap/bağlanma' ekseninde yorumlaması cidden enteresandır:
 
"İnsan, nur-u imân ile âlâ-yı illiyyîne çıkar; Cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer; Cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü, imân insanı Sâni-i Zülcelâline nispet ediyor. İmân bir intisabdır. Öyle ise, insan, imân ile insanda tezâhür eden san'at-ı İlâhiye ve nukuş-u esmâ-i Rabbâniye itibâriyle bir kıymet alır. Küfür, o nisbeti kat' eder. O kat'dan san'at-ı Rabbâniye gizlenir, kıymeti dahi yalnız madde itibâriyle olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir."
 
Buradan hareketle; ayette geçen 've yaktaûne'yi, Bediüzzaman'ın sadece 'beşerle ilişkilerin kesilmesi' bağlamında değil, "Küfür o nisbeti kat' eder" ifadesiyle, daha geniş bir düzlemde, yani 'tevhidî bir bakışın bütün kainatı birleştirici nazarından yoksunluk' zemininde ele aldığını düşünüyorum. Çünkü hakikaten tevhid, sadece varlığı Allah'la değil, birbiriyle de bağlar, akraba eder.[1]
 
Eğer tevhid nazarına sahip olamazsanız, evren size, "Hayat bir mücadeledir!" dedirtecek kadar kavgalı bir surette görünebilir. Buradaki asıl uyanış, varlıkta görünen şen ve namların, 'birbirine bakar şen ve namlar' olduğunu anlamakla olur. Ve bu 'birbirine bakmak' intisabın veciz bir tarifidir:
 
"Elhasıl: Bütün bu âlemin bütün eşyası, birbirine bakar gibi birbirine yardım eder, birbirini görür gibi birbirine elele verir; birbirinin işini tekmil için birbirine omuz omuza veriyor, bel bele verip beraber çalışıyorlar. Her şeyi buna kıyas et; tâdâd ile bitmez."[2]
 
Peki, şirk kokan nazarların evreni ve toplumu ayette geçen şekliyle fesada uğrattığı (yufsidûne), bozgunculuk çıkardığı, yani onları birbirinden bağımsız ve birbiriyle çatışık adacıklara çevirdiği (dolayısıyla yalnızlaştırdığı) bir düzlemde bir müslüman ne yapabilir?
 
Sanıyorum bunun dersini de bize en güzel 11. Lem'a veriyor: "Fesâd-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir..." hadisiyle başlayan yolculukta özellikle 4. Nükte'de verilen 'yalnızlık' dersi, ilişkilerin yeniden asabiyetlere göre konumlandırıldığı, tevhidî bağların kat' edildiği/kesildiği düzlemde, 'müminane duruş sabrının' dayanaklarını çok güzel ortaya koyuyor. Aslında bu kısım, bir yönüyle fesad-ı ümmet zamanında bir müminin düşebileceği yalnızlığı da [3] dikkat çekiyor diyebiliriz.
 
Öyle ya, sünnet-i seniyeye intisap, o intisap dünyevî ölçülerle de kazandırıyorken kolaydır. Peki ya, hayatınız fesad-ı ümmet zamanına denk geliyorsa? Sünnete uymak dünyevî ölçülerde kaybettiriyor gibi duruyorsa? Yalnızlaştırıyorsa? O zaman kaybediyor olmaya rağmen duruşunu bozmamak nasıl olacaktır? Bediüzzaman bu kopuş zamanlarında dayanma gücünü yine Kur'an'da ve Resulullah aleyhissalatuvesselamın hayatında bulur. "Ey Peygamber, eğer insanlar senden yüz çevirirse, sen de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur!" ayetini yalnızca Aleyhissalatuvesselama bir emir olarak değil, tüm zamanların mürşidlerine söylenmiş bir nasihat olarak şöyle tefsir eder:
 
"(...) Öyle de, mânâ-yı işarîsiyle der ki: 'Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcudat seni bırakıp fenâ yolunda ademe giderse, eğer zîhayatlar senden mufarakat edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terk edip mezaristana girerse, eğer ehl-i gaflet ve dalâlet seni dinlemeyip zulümata düşerse, merak etme. De ki: Cenâb-ı Hak bana kâfidir. Madem O var, herşey var. Ve o halde, o gidenler ademe gitmediler. Onun başka memleketine gidiyorlar. Ve onların bedeline o Arş-ı Azîm Sahibi, nihayetsiz cünud ve askerinden, başkalarını gönderir. Ve mezaristana girenler mahvolmadılar; başka âleme gidiyorlar. Onların bedeline başka vazifedarları gönderir. Ve dalâlete düşenlere bedel, tarik-i hakkı takip edecek muti kullarını gönderebilir. Madem öyledir; O herşeye bedeldir, bütün eşya birtek teveccühüne bedel olamaz' der."
 
Siz hiç Kur'an'ı 'size indirilmiş bir psikolog' gözüyle okuyabildiniz mi? 11. Lem'a'ın 4. Nükte'si, Bediüzzaman'ın, kendi yalnızlığına Kur'an'dan bulduğu bu teselliyle bunun yolunu da gösteriyor bizlere. Kur'an'ın iki özelliği olarak anılan 'hidayet' ve 'şifa' en çok psikolojinin ilgi alanına karşılık gelecek bir tedaviyi ders veriyor sanki: Doğruyu göstermenin iyileştiriciliği... Evet, Kur'an, doğruyu göstererek arayışta olan kaplere şifa verir.
 
Bir de şunu anlamak mümkün bence şu bahisten: Ümmet fesada düştüğünde, bütün bağlar kopup ilişkiler asabiyetler ekseninde yeniden şekillendiğinde, o tauna rağmen yüz şehidin mutluluğunu ('Ecr' belki bir işarî mana kabilinden 'mutlu eden' olarak da anlaşılabilir. Çünkü kim 'ecr'e erişse mutlu olur) kalbinde taşımak istiyorsan, sünnet-i seniyyeden ayrılma.
 
"İman bir intisabdır." Durduğun yeri kaybetmezsen, varlıkla ve Allah'la bağını korursan, uzun vadede kazanan, kısa vadede de mutlu olan kesinlikle sen olacaksın. Ne olur, antika olduğunu unutup, demirciler çarşısındaki kendine değer arama. An'larının satıcısı olma. Her dalgada, sallantıda, yeni bağların peşinde koşma! Duruşun imanî olsun konjonktürel değil. Konjonktür değişkendir. Değişken olan huzur getirmez.
 
[1]"Müminler ancak kardeştir" ayeti bunun da ilanıdır aslında bir yönüyle.
 
[2]Bu arada, 'birbirine bakar' ifadesini külliyatta bir taramanızı ne kadar isterim. Bediüzzaman bu ifadeyi iki şekilde kullanır. 1) Esma düzeyinde bağlantıları göstermek. 2) Eşya düzeyindeki birlikteliklere dikkat çekmek.
 
[3]Okuyanlar hatırlayacaktır. Bediüzzaman, o kısımda önce kendisinin üç yalnızlığından bahseder, sonra ayeti bu yalnızlıkların devası olarak tefsir eder.

Yorumlar