Televizyonun mutlak egemenliği altında

Televizyonun mutlak egemenliği altında
N. Kağan Çetin
 
 
İnsan, kaybettiği başka her şeyi fark eder, kendini kaybettiğini anlayamaz.
Kierkegaard
 
 
 
 
Televizyon izlemeyen insan.
Mümkün mü böyle bir şey?
Hayatında televizyon olmayan birisi… Günde dört saatten hesaplarsak, yılda 1460 saat televizyon izlemeyen birisi…
Böyle birisi 1460 saatte neler yapabilir?
İster bir yabancı dili seviyede iyi seviyede öğrenir. İsterse ağır bir okuyuşla otuz bin sayfa kitap okur. Bir müzik enstümanı öğrenir. Seyahate çıkar, yürüyüş yapar. Bir kursa gider, bir meslek sahibi olur. Bunun sınırı yok.
Seksenli yıllarda televizyon izleyenler haber, dizi, film veya belgesel izlerdi. Hiç değilse bir şeyler öğrenirlerdi. Şimdi nerede o günler? Şimdi varsa yoksa o üç yarışma programı! Çevrenize bakın bakalım. Televizyon olmayan ev var mı? Yok!
Televizyonu olanlara da bakın. O üç yarışma programından başka bir şey izliyorlar mı? İzlemiyorlar. Ne haber, ne belgesel, ne de sanat… Bunların hepsi unutuldu.
Öylesine garip bir büyü veya hipnoz durumu herhalde bu. Bu büyüyü bozmak, bu hipnozdan çıkmak mümkün mü?
Televizyon bütün evlerde baş köşeye kurulmuş…
Akşam ev ahalisi gelince herkeste bir hipnotik trans hali…
Hooop, gelsin o üç yarışma programı!
Saatler ilerlemiş, ilerlemiş, ilerlemiş… Göz kapakları ağırlaşmış. Sohbete muhabbete vakit kalmamış. Gece saatler 12’yi gösterince kocaman bir gün geçip gitmiş…
Sabahtan akşama metropolün gökdelenleri arasında, metal, dört tekerlekli araçlarda geçen hayat… Akşam televizyonda o üç yarışma programının büyüsü altında tükeniyor.
Bir ilahiyatçı, televizyon karşısında geçen ömür hakkında “tam bir ibadet vecdi” hükmünü verebilir mi? Herkes televizyona yönelmiş… Kimsede çıt yok…
Bir psikiyatri uzmanı televizyon karşısında geçen günler hakkında “tam bir hipnotik trans durumu” diyebilir mi? Yoksa başka bir tanı mı koyar?
Bu mevzunun gerçek muhatabı kim, hangi alan, hangi meslek grubu?
Diyelim ki seksenlerde olduğu gibi, bir ahbabınıza akşam uğradınız. Uğradınız diyelim…
Ne olacak şimdi?
Hemen televizyonu mu açacak? Yoksa televizyon zaten açık mı? Televizyon açılmadan kaç dakika tahammül edilecek?
Televizyonu açmadan sohbet etmeyi kaç kişi biliyor? Televizyon açılacaksa eğer, o üç yarışma programından başka programların izlenme ihtimali milyonda kaç?
Kızmak yok!
İster kabul edin, ister etmeyin ama vaziyet bu.
Konuyu televizyondan başka şeylere getirmeye çalışırsanız, bu da çok zor…
Çünkü sırada başka saçmalıklar var:
Faiz, döviz, borsa, arsa, kredi kartı ve bonus muhabbetleri!
Wi-fi şifresi, şarj cihazı ve prizi.
Yeter ulan!
Yeter!
Bu, katlanılamaz, tahammül edilemez, sürdürülemez bir hayat tarzı olmuş.
Neil Postman, “Televizyon Öldüren Eğlence” kitabında televizyon konusunu enine boyuna anlatır.
İnsan ister istemez Prof. Hüsamettin Arslan’ın “Modern insan sadece eğlenmek ister.” cümlesini hatırlıyor.
Ama eğlenirken dahi sığlık ve yüzeysellik yine ön planda.
Derinlik yok, düşünce yok, ferahlık yok.
Sezai Karakoç’la bitirelim:
 
Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir
Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir.
 

Yorumlar