Sütü yalnız kuzular mı içer?

Sütü yalnız kuzular mı içer?

Ahmet Ay

 

Termodinamik, kuantum, fotonlar, atomaltı düzen vs... Bunları her gün görecek değilsiniz. Bizden öncekiler hiç bilmediler. Ama yer, gök veya sivrisineği her zamanın insanı görür ve hepsi de bu bilgiden istifade eder. 

 

Bediüzzaman, marifete dair meselelerde kâinatı bir laboratuvar olarak kullanır da, başkalarının laboratuvarlarında keşfettikleri kanunlar üzerinden yapmaz bunu. Mesela: "Filanca bilimadamının keşfettiği kanuna göre âlemde hal şöyledir ve bu da gösterir ki: Yaratan bir Allah olmalıdır ve Allah da bir olmalıdır!" demez. Yerine, kâinatta tekrar eden ve herbirisi bir kanunun ucu sayılabilecek fizikî olaylardan hareketle gerçeği isbata girişir. Herkesin hergün görüp şahit olacağı şeyler üzerinden marifet devşirir.

Bu, belki bir yönüyle, 20. Söz'de, Kur'an kıssalarının sırrını anlatırken zikrettiği; "Kur'an-ı Hakîmde çok hâdisât-ı cüz'iye vardır ki, herbirisinin arkasında bir düstur-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umuminin ucu olarak gösteriliyor..." hakikatinden aldığı bir derstir. Çünkü daha sonra, 24. Mektup'ta, Kur'an'ın bu hikmetli metodunu eserlerinde nasıl takip/taklit ettiğini şöyle anlatır:

 "İşte, ekser Sözlerdeki ekser temsilât, böyle kanunların uçlarını birer cüz'î misalle göstermekle, müddeâda aynı kanunun vücuduna işaret eder. Madem temsille kanunun tahakkuku gösteriliyor; bürhan-ı mantıkî gibi yakinî bir surette müddeâyı isbat eder. Demek, Sözlerdeki ekser temsiller birer bürhan-ı yakinî, birer hüccet-i katıa hükmündedir."

Kanun yerine misal kullanmak 'detaya boğulmadan/boğmadan hakikati anlatmakta' harika bir yoldur. Temsilli anlatım öyle birşeydir ki: İçindeki göndermelerin sayısı ne denli çok olursa olsun, muhatabın dimağını tahriş etmez, herkes zorlanmadan alabileceğini alır. Halbuki, hemen kanunların izahına girişilse, önce muhatabın zihnine onu işleyecek kadar bir temel inşası yapılmalı ve sonrasında bu temel tariflerin kabulüne vabeste bir marifet aktarılmalıdır. Üstelik, bu detaylı anlatımın yoruculuğu dışında, ikinci bir çekince de fennî ilimlerin gelişen bir yapıda olmasıdır.

"Buna binaendir: Bu zamanda bedihiye ve ulûm-u âdiye sırasına girmiş pek çok mesail var; zaman-ı mazide gayet nazarî ve hafî ve bürhana muhtaç idiler. Zira görüyoruz: Şimdilik coğrafya ve kozmoğrafya ve kimya ve tatbikat-ı hendesiyyeden çok mesail var ki, mebâdî ve vesaitin tekemmülüyle ve telâhuk-u efkârın keşfiyatıyla bu zamanın çocuklarına dahi meçhul kalmamışlardır. Belki oyuncak gibi onlarla oynuyorlar. Halbuki İbn-i Sina ve emsaline nazarî ve hafî kalmışlardır."

Muhakemat'taki bu bahsin devamında denilir ki:

"Mesail iki kısımdır. Birisinde telâhuk-u efkâr tesir eder. Belki ona mütevakkıftır. Nasıl ki, maddiyatta büyük bir taşı kaldırmak için teavün lâzımdır... Kısm-ı diğerîde, esas itibarıyla telâhuk ve teavün tesirsizdir. Bin de, bir de birdir. Nasıl ki, hariçte bir uçurum üzerinde atlamak veyahut bir dar yerde geçmekte küll ve küll-ü vahid birdir. Teavün fayda vermez. Bu kıyasa binaen fünunun bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi teavüne muhtaçtır. Bunların ekserisi, ulûm-u maddiyedendir. Diğer bir kısmı ikinci misale benzer. Tekemmülü def'î, yahut def'î gibi olur. Bu ise, ağlebi mâneviyat veya ulûm-u İlâhiyedendir."

Üstad, fenni bilimleri manevî ilimler için anlatırken, birini diğerine delil yaparken yani, birisinin hâlâ büyümekte olan bir çocuk, diğerinin ise kemalini bulmuş bir ihtiyar olduğunu hatırdan çıkarmaz. Böylece marifeti hem eskimez (Çünkü kanunlar eskiyebilir. Örneğin: Newtoncu fizik yerini Kuantum fiziğinin cazibesine bırakmıştır bugün) hem de kanunları anlamakta zorlanabilecek umumun istifadesinden eksik kalmaz. Kur'an, nasıl ki, kanunlar yerine kıssaları kullanır ve bu kıssalar o kanunların uçlarıdır. Bediüzzaman da tamamen Kur'anî bir metot olarak âlemde sürekli tekrar eden ve kimsenin şahitliğini reddedemeyeceği olayları istimal eder. Salt günün hakim söylemine angaje bir şekilde muteber bilimsel anlayışlarını kullanma yoluna gitmez.

Ne kadar ilgilidir, takdirinize bırakıyorum, ama ben bu meselenin Mesnevî-i Nuriye'de vurgulanan afakî tefekkürde icmali, enfüsî tefekkürde tafsilatlı olma meselesiyle de ilgisi olduğunu düşünüyorum. Orada denir ki:

"İ'lem eyyühe'l-aziz!Tefekkür gafleti izale eder. Dikkat, teemmül, evham zulümatını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman, derinden derine tafsilâtla tetkikat yap. Fakat âfakî, haricî, umumî ahvâlâta teemmül ettiğin vakit, sathî, icmâlî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik tafsilâtında yoktur. Hem de âfakî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. İçine dalma, boğulursun."

Buradan benim çıkardığım ders: "Umuma açık bir marifet üretmeye niyet ettiğinde insaniyetin ortak zemininde kal." Enfüs, yani savıma göre insanî olan bilgi, hepimizin ortak paydası ve insan zaman değişse de aynı insan. Bu ona dair bilgiyi manevî ilim kapsamına sokuyor. Tüm doğruluğu ve samimiyetiyle insanı anlattığınız zaman, fıtratı okuduğunuz zaman yani, insanların daha çok etrafınızda toplandığını farkediyorsunuz.

Fakat bu ortak zeminden uzaklaşıp zamanla gelişen fennî ilimler sahasına geldiğinizde, her insanın ona aşinalığı farklı olacağından, istifade de ona göre azalıyor ve belki o tür marifet eskiyor. Eskimemesinin tek yolu: Bilgiyi eskiten detaycılıktan uzak, herkesin aşina olduğu genele yakın, icmâlî düşünmek. Belki de bu yüzden Kur'an'da, bizim sıradan(!) gördüklerimiz (sıradanlık genele yakındır) sıklıkla misal olarak istimal ediliyor.

Mesela: Bakara sûresinde önce "Allah, bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez" buyuran Cenab-ı Hakk, biraz ilerisinde "O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir. O, herşeyi hakkıyla bilendir" diyerek bu sıradanlığın(!) arkasındaki harikalığa dikkat çeker.

Termodinamik, kuantum, fotonlar, atomaltı düzen vs... Bunları her gün görecek değilsiniz. Bizden öncekiler hiç bilmediler. Ama yer, gök veya sivrisineği her zamanın insanı görür ve hepsi de bu bilgiden istifade eder. Böyle bir marifet üretirseniz eskime korkusu da çekmezsiniz. Zaman ihtiyarladıkça Kur'an'ın gençleşmesi de kanaatimce yine bu sırdandır. Eskimeyen şeyleri materyal olarak kullanmasındandır.

"(...) Kur'ân-ı Hakîm şu kâinattan bahsediyor; tâ zât ve sıfât ve esmâ-i İlâhiyeyi bildirsin. Yani bu kitâb-ı kâinatın maânîsini anlattırıp, tâ Hâlıkını tanıttırsın. Demek, mevcudâta kendileri için değil, belki Mûcidleri için bakıyor. Hem, umuma hitâb ediyor. İlm-i hikmet ise, mevcudâta mevcudât için bakıyor. Hem, hususan ehl-i fenne hitâb ediyor. Öyle ise, mâdem ki Kur'ân-ı Hakîm mevcudâtı delil yapıyor, bürhan yapıyor; delil zâhirî olmak, nazar-ı umuma çabuk anlaşılmak gerektir. Hem mâdem ki Kur'ân-ı Mürşid, bütün tabakât-ı beşere hitâb eder; kesretli tabaka ise, tabaka-i avâmdır. Elbette irşâd ister ki, lüzumsuz şeyleri ibhâm ile icmâl etsin ve dakîk şeyleri temsil ile takrîb etsin; ve mugâlâtalara düşürmemek için zâhirî nazarlarında bedihî olan şeyleri, lüzumsuz, belki zararlı bir sûrette tağyir etmemektir."

Arkadaşım, artık anladın, hüner herşeyi birbirine katıp karıştırıp muhatabı bilgiyi boğmak değil demek ki. Hüner; herkesin, her zamanın ve coğrafyanın anlayabileceği 'insan zemininde' bilgi üretmek. Aranılan marifet budur. Belki de bu yüzden Bediüzzaman yine der: "İnsaniyet-i kübra olan İslamiyet." Sen İslamî hangi bilgiyi sınadın da insanlığın ortak zeminine uygun bulmadın? İnsana dair ne varsa İslam'da vardır. İslam'a dair ne varsa ayn-ı insandır. Bu arada, belki mürşid-i âlim de yine sırf bu yüzden, 'koyun olmalı, kuş olmamalı'dır. Bilirsin: Koyunun sütünü yalnız kuzuları içmez. Herkes içer.

Yorumlar