Sokak âşıkları...

Sokak âşıkları...

Ahmet Ay

 

"Ben seyr-i ruhanîde kat-ı merâtip ederken, tabakat-ı evliyâ içinde en parlak, en haşmetli, en letâfetli, en emniyetli, Sünnet-i Seniyyeye ittibâı esas-ı tarikat ittihaz edenleri gördüm. Hattâ o tabakanın âmi evliyaları, sair tabakâtın has velîlerinden daha muhteşem görünüyordu."

İmam-ı Rabbanî (r.a.), Mektubat

 

 

Allah'a, Hakîm-i Mutlak demek "Her yaptığında bir amaç var!" demek değil yalnız. "Her yarattığında farkındalığımızın kuşatamayacağı kadar çok amaç var!" demek. Sondaki mutlak'lık, yani sonsuzluğa varması hikmetin, insan sonsuzu kuşatabildiğinden ötürü değil. Biz sonsuzluk nedir bilmiyoruz. Sadece varlığını seziyoruz. İnsan için 'sonsuzluk' kuşatamayışın ifadesidir. Bilmediğine taktığı isimdir. Bir itiraftır. Acz itirafıdır.

İsim, birşeyi 'olduğu gibi' değil, 'tanıyacak kadar' tarif etmektir. Her tarif bir sınırlamadır. Sınırlı olan, sonsuz olanı tarif etmede hep eksik kalacağından, marifet-i ilahiyeye dair meselelerde dikkat etmek gerek. Belki onları tam bir isim ve tam bir tarif olarak değil; girilecek bir kapı, bakılacak bir pencere, bir uzun yolculuğun başlangıcı kabul etmek gerek. Tıpkı bir hurma çekirdeği ile hurma ağacının arasındaki mesafe gibi. İkisi de hurma ama ikisi de başka.

14 asırdır anlaşılan ve hâlâ anlaşılmaya devam edilen, bitmeyen ve bitmeyecek, belki cennette de üzerine konuşacağımız vahyin her kullanımında binbir hikmet var. Hassaten esmayı kullanımında. Esma'dan birisi seçilmişse ayetlerden birisi içinde, "Neden o birisi?" veya "Neden o da başka birisi değil?" sorularını otomatik sorarım ben.

Mürşidimin metinleriyle muhatabiyetimden mülhem bir refleks kazanmışımdır bu konuda. Onun, en küçük Risalesinde bile birçok esmayı beraber kullanmasından, her kullandığı ismin, mevzuun içinde ve hatta o cümlede altı çizilmesi gereken bir duruşu olduğundan, bu alışkanlık ile bakarım Kur'an'a da. Talebe, hocasının yalnızca 'öğreneni' değil, öğrettiği bakış açısını kuşanarak 'bulmaya devam edeni'dir.

Okuyanlar hatırlar: "Kalpler ancak Allah'ın zikriyle tatmin olur" ayeti üzerinden "Neden 'Allah'ın Zikriyle?" diye sormuştum bir yazıda. Ondan başka; "Onlar, 'Rahman evlat edindi' dediler!" ayetini düşünürken de "Neden Esma'dan bir başkası değil de Rahman?" diye sormuştum. Şimdi de 11. Lem'a'nın 5. Nüktesi münasebetiyle, Âl-i İmran sûresindeki; "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki; Allah da sizi sevsin!" ayetini tefekkür etmek istiyorum aynı pencereden bakarak.

Çünkü biliyorum: Allah'ı sevmek, Rahman'ı sevmek gibi değildir. Kahhar'ı sevmek, Kerîm'i sevmek gibi değildir. Her isim, bizim sınırlılığımızdan dolayı, duygularımızı kendi vurgusunun rengine boyar. Biz, o kadar aciz ve değişkeniz ki, andığımız isme göre kalbimiz de değişiyor. Sevgimiz rengine bürünüyor. Bu bizim sınırlılığımızın sonucu.

Günümüzde 'Allah' denildiğinde çoğu müminin aklına yalnızca 'Halık' isminin manası geliyor. Halbuki Allah'ı bilmek, sadece Halık'ı bilmek değildir. Allah lafzının bütün Esma'yı kuşattığını, Kenan Demirtaş abinin ifadesiyle Zat'ın ismi olduğu; bütün Esma'nın o isimle kastolunduğunu pek azımız biliyoruz. Hem mürşidim bu sadedde der: "Allah bir ism-i câmi' olduğundan, Esmâ-i Hüsnâ adedince tevhidler, içinde bulunur."

Bu yüzden işte, ben, Allah'ı sevmekle Kahhar'ı/Rahman'ı sevmenin bir olmadığını söylüyorum. Allah, bütün Esma'nın mündemiç olduğu, dengesini bulduğu bir marifet zeminini ifade ediyor aslında. Muhabbeti öyle bir muhabbet. Allah'ı bütün esmasıyla bilme ve sevme; o bilme ve sevmelerin birbirilerine uyumunu kavrama ve Esma zemininde de tevhidî bakışı yakalamanın en açık ifadesi. En 'genele açık' cadde bu.

Yani bir ismin gölgesinde yolculuk edip onda garkolmak değil yalnız. Birbirine zıt sandığın, kuşatamadığın tecellilerde dahi bir uyumun olduğunu, hepsinin aynı Zat'ın tecellileri olduğunu farketme Allah'ın zikri. Kalp bu yüzden ancak Allah'ın zikriyle tatmin oluyor. Çünkü dengesini orada buluyor. Ve belki bu yüzden, Allah'ı sadece Rahman bilenler, "Evlat edindi" diyebiliyorlar... İhlas sûresindeki; "O doğmamış ve doğurmamıştır!" sırrını kavrayamıyor, marifette eksik kalıyorlar.

"Öyle de Ezel-Ebed Sultanı olan Rabbü'l-âlemîn için, rubûbiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şen ve nâmları; ve ulûhiyetinin dairelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve nişanları; ve haşmetnüma icraatında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer temsil ve cilveleri; ve kudretinin tasarrufatında başka başka, fakat birbirini ihsas eder ünvanları var. Ve sıfatlarının tecelliyatında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhuratı var. Ve ef'alinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmal eder hikmetli tasarrufatı var. Ve rengarenk sanatında ve mütenevvi' masnuatında çeşit çeşit, fakat birbirini temâşâ eder haşmetli rubûbiyâtı vardır."

11. Lem'a'nın da bu ayet üzerinden verdiği ders boşuna değil. Eğer bütün esmanın dengesini bulduğu bir zeminde, kuşattığı tüm manaları anlamış bir şekilde Allah'ı seviyorsanız; sizin bu Allah'a duyduğunuz muhabbet, ancak Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın yoluna uymakla mecraını bulur. Çünkü, bahsin devamında da altı çizildiği gibi: Allah'ı bütün bu farklı isimleri ve tecelliyatıyla tam anlamış, marifet dersini zirve bir dengede almış bir Peygamberdir ki, o dengeyi arayanlara yol gösterici olabilir. Sıfatlarda hata yapanlara gelince: Elbette onlar Allah'ı kastettiği tüm manalarla anlayamadıkları için dengeden çıkmaları, yollarını şaşırmaları, ayarlarını bozmaları kaçınılmazdır.

"Evet, Cenab-ı Hakka iman eden, elbette Ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâşüphe, Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur." Şimdi arkadaşım, anladın mı sünnet-i seniyyeyi beğenmemezlik edenler, "Bize Kur'an yeter!" diyenler neden bu hatayı ediyorlar? Çünkü onlar birşeylerde garkolmuşlar/boğulmuşlar. Muhabbetleri, tüm kuşatıcılığıyla Allah'a değil ki, buldukları da ona en kısa yol olan Habibullah'ın yolu olsun. Sokağına âşık olan caddeyi beğenir mi hiç? Sokağını cadde sanan caddeyi elbette sokak sanır. Ve caddeye uymak yerine sokağına katlanır.

 

 

Yorumlar