Kusurlarımı seviyorum

Kusurlarımı seviyorum

Ahmet Ay

 

"Bütün sanatçılar aynı kaynaktan beslenir: İnsan kalbi. Çünkü farklılıklarımızdan çok benzerliklerimizi anlatır o bize."

Maya Angelou, Kızıma Mektuplar'dan

 

 

Böyle düşünürüm: En tesirli yazılar itiraf ile başlayanlardır. İnsan, eğer özündeki insana dokunursa önce, itiraf ile insan olmak zemininde eşitlenirse herkesle (ki bizi en çok zaaflarımız eşitler), o zaman ürettiği de başkalarına tesir eder. Şöyle tarif edeyim: Sen yazdığında ne kadar insan olursan, okurunu da o kadar karşında insan bulursun. Çıplak bulursun. Zırhsız bulursun. Gardını indirmiş bulursun. Yalnız empatiyle olmuyor bu. İtirafla da oluyor. Vaizlerin sözlerine tevbeyle başlamaları boşuna değil. Nefsini söylüyor önce. Sonra nefsine söylüyor başarabilirse.

Şu da çok önemli: Kusurundan elbette kurtulacaksın. Fakat kusursuz olmakla değil, onu başaramazsın, itiraf etmekle kurtulacaksın. Sen sahip çıktıkça alacak Rabbin onu omuzlarından. Subhan olan Rabbin senden böyle bir aynalık da bekliyor. Yalom'un Bugünü Yaşama Arzusu'nda dediği gibi: "Tedavi, suçlamanın bitip, sorumluluğun kabul edildiği noktada başlar." Sen de itiraf ile sorumluluğunu alacaksın. Payına düşeni yani. Zaten senin olanı. Sen payına düşeni aldığında insanlar da senin metinlerinden paylarına düşeni alacaklar.

Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın sıklıkla söylediği (Ki yalnız Buharî'de 15 ayrı hadiste geçer) "Nefsim kudret elinde olsan Allah'a yemin ederim ki..." meşhur kasemi/yemini bir ders vermeli bize. Bana verdi. Anladım ki: İnsan bir başkasına söz etmeden önce kendini netlikle ortaya koymalı. Fıtratının köklerine inerek yüzleşmeli kendisiyle yazmaya cüret eden. Acziyle, fakrıyla ve düşkünlükleriyle... Önce kendisinden (ama tasannu ile kirlenmemiş kendisinden) başlamalı ki bir başkasının özündeki insana varmalı. O bir başkasını kendisine dönmeye zorlamalı. Aynı olanı göstermekle bir ayna olmalı. Kabuktan konuşan kabuğa konuşur. Kalpten konuşan kalbe. Ve ancak nefsinı ıslah eden başkasını ıslah eder.

"Ve bu kasem gösteriyor ki; şecere-i kâinatın en geniş dairesi ve en müntehâsı ve nihâyâtı ve teferruatı dahi Zât-ı Vâhid-i Ehad'in kudretiyle ve iradesiyledir. Çünkü, mahlûkatın en müntehap ve en müstesnası olan Muhammed aleyhissalâtü vesselamın nefsi kendi kendine malik olmazsa ve ef'alinde serbest bulunmazsa ve harekâtı başka bir ihtiyara bağlı ise, elbette hiçbir şey, hiçbir şe'n, hiçbir hal, hiçbir keyfiyet, cüzî olsun küllî olsun, o muhît iktidarın, o şamil ihtiyarın daire-i tasarrufunun haricinde olamaz."

Yalnız bu da değil arkadaşım. Bir de itirafın barıştırıcı yanı var. Bakara sûresi, Hz. Âdem (a.s.) efendimin kıssasını aktarırken, iki şeye dikkat çekiyor. 1) Dünyaya inerken 'birbirlerine düşman olarak' indiklerine. 2) Barışın (yalnız birbirleriyle değil bence varlıkla da barışın) tevbe ile gerçekleştiğine:

"Bunun üzerine biz de, 'Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır' dedik. Sonra Âdem, Rabbinden öğrendiği sözlerle tevbe etti. Rabbi de onun tevbesini kabul etti."

O yüzden diyorum işte: Tevbe ettiğinde yalnız günahının affını istemiyorsun. Aynı zamanda kendinle de barışıyorsun. Kusurlarının sen olduğuna, onlarla sen olduğuna ve onlarsız hikmetsiz kalacağına kanaat getiriyorsun.

Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah, sizi helak eder ve yerinize günah işleyip peşinden tövbe eden kullar yaratırdı”hadisi belki biraz da buna işaret ediyor. İnsanı kıymetli kılan yanının, aslını inkâr eden bir mükemmellik arayışında değil, zaaflarıyla yüzleşip "Ben buyum Allahım, yardım et!" deyişinde yattığını gösteriyor. Bir sırr-ı Yunus (a.s.). Yani Kur'an'da haber verildiği gibi "Allahım, sen kusurlardan münezzehsin, ben nefsime zulmettim" diyebilmek sırrı. Mürşidimin tabiriyle 'vesile-i icabe-i dua.' Duayı hakikaten dua yapan hissediş.

"O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra nefsimi dinledim, işittim ki; aynı sözleri söylüyor. Ve ona baktım, gördüm ki; tembellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım, o zât, o sözü bütün nüfûs-u emmârenin nâmına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman, ben dahi dedim: 'Mâdem nefsim emmâredir. Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyle ise nefsimden başlarım.'"

Bu da ilginç birşey arkadaşım. Islah kelimesi köken olarak sulhle/barışla kardeştir. O zaman hemen sormalı: İnsanları ıslah etmek, onları düzeltmek midir yalnız, yoksa Allah'la ve varlıkla barıştırmak mıdır? Cevabını bulmadan şunu da eklemeli: Kendisiyle barışık olmayan başkasını nasıl barıştırır? Sonuçta benim de itirafım budur işte: Hatalarımı seviyorum. İşlediğim için değil ama tevbe etmeme ve yalnızca bir insan olduğumu hatırlamama vesile oldukları için seviyorum. Öyle ya! Onlara sahip olmasam nasıl kendimden kaçıp Ona sığınacaktım?

Yorumlar