İslam fabrikasının bir çarkı olabilmek

İslam fabrikasının bir çarkı olabilmek
Ahmet Ay
 
 
 
"Muhakkak ki Biz sana kitabı hak ile indirdik. İbadetini, ihlâs ile Ona yönelterek, sadece Allah'a kulluk et. Bilin ki şirkten ve riyadan uzak hâlis din Allah'a mahsustur."
(Zümer Sûresi 2-3)
 
 
'Sahip olmak' bütünde teklik istemektir. 'Dair olmak' bütünde çokluğa razı olmaktır. Yani, bir açıdan, sahip olmayı isteyen bütünün hepsinde vurgulanmayı da ister. Dair olmak isteyen satıraralarında kalmaya razı olur. Ve ben şöyle düşünürüm: İhlas çoğu zaman 'parçası olmakla' mutlu olmaktır. Nasıl? Sizi hemence 20. Lem'a'nın başındaki 'mühim ve müthiş bir suale' götürmek isterim:
 
"Neden ehl-i dünya, ehl-i gaflet, hattâ ehl-i dalâlet ve ehl-i nifak rekabetsiz ittifak ettikleri halde, ehl-i hak ve ehl-i vifak olan ashab-ı diyanet ve ehl-i ilim ve ehl-i tarikat, neden rekabetli ihtilâf ediyorlar? İttifak ehl-i vifakın hakkı iken ve hilâf ehl-i nifakın lâzımı iken, neden bu hak oraya geçti ve şu haksızlık şuraya geldi?"
Mürşidimin bu soruya verdiği cevabın ilk cümlesi ciğeri yanan bir insanın halidir: "Bu elîm ve fecî ve ehl-i hamiyeti ağlattıracak hadise-i müthişenin pek çok esbabından yedi sebebini beyan edeceğiz."
 
Bediüzzaman, bu beyanlar boyunca, İslam adına hiçbir kötü seciyeyi kabul etmez veya reform istemez. Aksine: Aslın temizliğine ve seciyenin paklığına dikkat çeker. Bütün 'sebep'lerin ilk satırları bir müdafaa gibidir bu yönüyle. Ehl-i sünnet yolunun savunmasıdır. Peki yanlış olan nedir? Neden bütün bu ayrılıklar yaşanmıştır? Neden İslam âlemi bugünkü elim halindedir? Mezkûr metni okudukça farkedersiniz ki Bediüzzaman'ın bu soruya cevabı tek düzlemde şekillenir: Sorun, doğrunun kendisinde değildir, doğruluğun renklerinden birinin 'tek renk olmayı' bütünün ahengini gözetmez şekilde arzulamasındadır.
 
Burası beni Ene Risalesi'ne götürür. Orada Bediüzzaman'ın "Sonra, nevin enâniyeti de bir asabiyet-i neviye ve milliye cihetiyle o enâniyete kuvvet verip, o ene, o enâniyet-i neviyeye istinat ederek, şeytan gibi, Sâni-i Zülcelâlin evâmirine karşı mübâreze eder..." demesi, yani marifete araç olmak için bağışlanan sahiplik yetimizin/vehmimizin yoldan çıktığında, bireysel gücünü aşan yerlerde türü, sınıfı, cemaati veya milleti adına birşeyleri sahiplenmeye başlaması, asabiyete/ırkçılığa yol açması, 'sahiplenme' ve 'asabiyet' arasındaki doğru orantıyı görmemizi sağlar.
 
Ve ben yine şöyle düşünürüm: Bireysel sahiplenmeler 'kibir'i doğururken, toplu (topluluk adına) sahiplenmeler 'asabiyeti' doğurur. Nitekim kulluğun girişi 'Allah adına' başlamaksa bir işe, ahiri de 'Allah'a hamd ederek' her övgüyü, dolayısıyla sahiplenmeyi, ona bırakmaktır. Yani salih amelin iki ucu vardır: Başı 'Onun adına/adıyla yapıyorum'dur. Sonu 'bunu yapmak ancak Onun gücüyle oldu ve bu aslında Onundur'dur.
 
21. Lem'a'ya gelelim: 21. Lem'a tıpkı 20. Lem'a gibi yine bir İhlas Risalesi'dir. 20. Lem'a'da Bediüzzaman, güzel niyetlerle de olsa, bütüne tek başına sahip olmaya çalışmanın zararlarını anlatırken, 21'de artık bizi birşeye ikna etmeye çalışır: "Bütünün sahibi olmaya çalışma. Parçası olmakla mutlu ol!" Evet, 21. Lem'a'nın herbir parçası, bir 'parça olmayı öğrenme' dersi verir mü'minlere. 'İştirak-i emval' ve 'iştirak-i sanat' gibi kavramlarla tanıştırmasından tutun 'istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin'e kadar herbir satır, hakikatin sahibi değil parçası olmakla tatmin olmaya çağırır bizi.
 
Aynı fabrikanın 'tektip çarkı' olunmadığının altını çizen, ama aynı zamanda fabrikada birbirine yardım eden 'özgün çarklar' olduklarını da unutmamayı hatırlatan, özgürleştirici bir yönü vardır İhlas Risalelerinin.
 
Bu fabrikanın bir parçası Nurcularsa, bir parçası Nakşibendîler, bir parçası Kadirîler, bir parçası Mevlevîler, bir parçası Sunusîlerdir. Bu parçanın arsası ehl-i sünnet dairesidir.
 
İlgili mektupları okuyanlar, Bediüzzaman'ın, talebeleri içinde merhum Hafız Ali abiye ayrıca bir muhabbeti, bir takdiri olduğunu bilirler. Bunun örneklerinden birisi de: Hafız Ali abinin Hüsrev abinin hat meselesinde kendisini geçmesinden duyduğu mutluluk, bu mutluluk içindeki ihlas ve Bediüzzaman'ın 'kalbine dikkat ettim, gösteriş değil' demesidir. Yani bütün kendisinin olmasa da, ortaya çıkan yine de bütüne dair olduğu için, parçası olmakla mutlu oluşudur:
 
"Kardeşlerimizden İslâm Köylü Hâfız Ali Efendi, kendine rakip olacak diğer bir kardeşimiz hakkında gösterdiği hiss-i uhuvveti, çok kıymettar gördüğüm için size beyan ediyorum: O zat yanıma geldi; ötekinin hattı, kendisinin hattından iyi olduğunu söyledim. 'O daha çok hizmet eder' dedim. Baktım ki; Hâfız Ali kemal-i samimiyet ve ihlâsla, onun tefevvukuyla iftihar etti, telezzüz eyledi. Hem Üstadının nazar-ı muhabbetini celb ettiği için memnun oldu. Onun kalbine dikkat ettim, gösteriş değil, samimî olduğunu hissettim. Cenab-ı Allah'a şükrettim ki, kardeşlerim içinde bu âli hissi taşıyanlar var. İnşaallah bu his büyük hizmet görecek..."
 
Mü'minler, hadiste zikrolunduğu gibi, nasıl bir binanın taşları olurlar? Birbirlerini geçmeye çalışarak mı? Hayır, değil. Tektipleşerek mi? Hayır, değil. Birbirlerini başarılarıyla ezikleyerek, 'gıpta damarını tahrik ederek' mi? Hayır, hiç değil. Bunların üçü de hayırlı değil. Peki nasıl öyleyse? Mü'minler, bütüne sahip olmak adına birbirleriyle yarışmadıklarında, dolayısıyla geçildiklerine üzülmediklerinde, hakikaten kardeş olurlar. Hayırda yarışmak, hayrın vücudî ve küllî yanları esas alınırsa, yani varlıksal ve bütünsel yanları, o bütünün kuvvet bulduğu herşeye sevinmektir. İhlas, yalnız kendi grubunun maharetinden mutlu olup, ötekinin başarısını duyduğunda "Eh, işte..." ile küçümsemeye çalışmak değildir.
 
Biz aynı fabrikanın çarklarıyız. Çarkların boyu farklı olabilir. Yolu farklı olabilir. Yeri farklı olabilir. Ama fabrikanın amacı birdir. İttihad-ı İslam ancak böyle olur.

Yorumlar