Hayatın Hayatı

Hayat...

Elimizdeki en büyük sermaye, elimizdekileri de, elimizi de ona borçlu olduğumuz hakikat. Hayat, Yüce Yaratıcının varlıklar içindeki, en büyük mucizesi… Hayat sahibi her varlık hayatını muhafaza için çaba göstermekte… Peki, biz insanlar, hayatımızı nasıl muhafaza etmeliyiz? Hayata yapılacak en büyük hizmet nasıl olmalıdır? Hayatın birçok yönü var. Bu yazımızda HAYAT-İMAN ilişkisi üzerinde durmaya çalışacak ve İmanın hayata taşınmasının lüzumundan bahsedeceğiz.

Hayat denilince öncelikle, büyüme-gelişme özellikleri taşıyan, bütün kâinatla münasebet ve ilişki kurabilen bir varlık düşünürüz.

İmanı ise Bediüzzaman hazretlerinin güzel tariflerinden birisi ile tarif edersek “ İman, insanı Sani-i Zülcelaline nisbet ediyor. ” Yani, Kâinatın Sultanıyla ve bütün varlıklarla bir bağlantı kurulması olayıdır. Bir iğnenin ustasız, bir harfin kâtipsiz olmayacağını bilen bir aklın, kendisini ve yaratılan her şeyin de ustasının var olduğuna inanmasıdır. İşte bu tanımlamalardan sonra iman-hayat münasebetine geçebiliriz.

Nasıl ki hayat sahibi bir varlık karınca da, sinek te olsa O “HAYAT” sayesinde güneşle, havayla, suyla, rızk'la, kısacası kâinatla bir bağ kuruyorsa… Aynen onun gibi iman da eğer bir insanın hayatına girse, yani “ HAYATIN İMAN İLE HAYATLANDIRILMASI ” olursa karıncanın hayat sayesinde kâinattan faydalanması gibi, o insan da iman ile hazır günden ebediyete sonsuza uzanan bir varlığa kavuşur

Gözünde hayat olan biri güneşe, yıldıza ulaşabilirken, kör biri önünü görememektedir. Kalbinde iman nuru olan biri ebediyeti düşleyip, cennetin hayalini kurarken, iman nuru kalbinde olmayan birisi yarınının endişeleriyle kıvranıp durur.

Göz için güneşin ışıkları ne kıymette ise, kalp için de iman nuru o kıymettedir. Zira göz ışık ile her şeyi görür, kalp te iman nuru ile her şeyin sahibini bulur. Olayların ne mana ifade ettiğini görebilir.


İmansızlık, ölü doğmuş olmaya benzer. Ölü doğan hiç bir şeyden faydalanamayacağı gibi imansız bir insan da dünyada birçok şeyden, ebediyet hayatında da her şeyden mahrum olacaktır. İman ile, dünya hayatında kendisine sunulan harika ikramlara teşekkür etmeyene, ebediyet hayatında tekrar ikram yapılırmı? Dünyada her gün açılan harika manzara- ların, sergilerin takdirini yapmayana “Gerçek hayat olan Ahiret hayatında” daha güzel sergiler gösterilirmi? Zaten İmansız olarak ölen bir insan, ebediyet yurdu olan ahirete “ÖLÜ DOĞUM” yapmış olur, o kişi için ebediyen mahrumiyetler söz konusu olabilir…

DÜNYADA İMANSIZLIĞIN ZARARLARI

İnsan “İMAN” ile dünyanın bir sahibi olduğunu kabul etmediğinden, başına gelen her bela ve musibeti de, imtihan sorusu olarak algılayamaz. Tarlada rahatı arayan insan huzursuzluğu sergiler durur. Ebediyeti bilmediğinden her isteğinin yerine gelmesini arzu eder. Çünkü ona göre hayat bir defadır, o da zevk ile yaşanmalıdır. Banka hortumlamaları yaparak milyonlarca kul hakkı yemek, hile, dolandırıcılık gibi elinden geleni yapar. Polisin olmadığı yerde, kendisini kimsenin görüp de, gözettiğini bilmez. Kamera karşısında pür dikkat kesilirken, ilahi kameraların her an kayıtta olduğunun cahilidir. Haram - Helal kelimelerinin onun lûgatında yeri yoktur, yoksula yardım, anne babaya itaat, komşu hakkı gibi daha nice meseleleri, imansızlığından kaynaklanan çarpık anlayışından dolayı bambaşka değerlendirir.

Her şeyi menfaatine göre değerlendirince, herkesi de menfaati peşinde koşan insanlar olarak algılar, kardeşine bile emniyet duymaz hale gelir…

Hayat, cesetten çıkınca, vücudun tüm organların- da bozulmanın başlaması gibi, hayatımızda da iman rol almazsa kendi iç dünyamızda bozulmalar, sıkıntılar, stresler eksik olmayacaktır…

Evet, imanı hayata taşımak gerek. İman, insanların kalplerinde, bir manevi bekçi, rolünü oynaması lazım.

Her yaptığının görüldüğünü, kayıt edildiğini bilen bir insan, nasıl yaşar? Siz düşünün. İlahi kameraların kayıtta olduğunu bilen bir insan, nasıl kul hakkı yer, nasıl fakiri görmezden gelir, nasıl ahlaksızlık yapabilir…
İman hayata girince kalpte nasıl bir yasakçı bırakır? İşte bir misal:

Sahabenin ileri gelenlerinden Muaz bin Cebel Hazretleri, Hazret-i Ömer (r.a) devrinde zekât memurluğu vazifesiyle çalışıyor, kabileleri dolaşıp onların verdikleri zekatları toplayarak Halifeye getiriyordu. Hz. Muaz, yine bir gün, Medine civarındaki kabileleri dolaşıp onların zekatlarını almış, Halifeye teslim etmiş ve sonra da evine dönerek istirahata çekilmişti.

Hz. Muaz'ın hali fakirceydi. Bu fukaralık, bazen hanımının canına tak ettiği oluyordu.
Kocasının eve eli boş geldiğini görünce, ona şu şekilde sitem etmeye başlamıştı:
-Günlerdir çöllerde dolaşıp duruyor, halkın zenginlerinden zekâtlarını topluyorsun. İnsan, bu arada kendine de bir şeyler ayırır, eve getirir. Kim bilecek, kim duyacak?

Hz Muaz (r.a), hanımının sitemine şu karşılığı verdi:
-Bunu nasıl yaparım hanım? Peşimde her an gözcü var. Biri beni gözetliyor, der.
-Ne söylüyorsun bey, demek sana Allah'ın Resulü güvendi, Ebû Bekir güvendi de, Ömer güvenmeyip peşine gözcü koydu, seni gözetletiyor ha? Şimdi ben ona gösteririm...
Kadın öfkeyle gitti, Halifenin huzuruna çıkarak kocasının peşine niçin gözcü koyduğunu sordu. Fakat Halifeden, kesinlikle böyle bir durumun olmadığını öğrenince, mahcup olarak geri döndü. Bu sefer de kocasına çıkıştı:

-Beni Halifenin huzurunda mahcup düşürmeye ne hakkın var? Neden yalan söylüyor, Halife peşime gözcü koydu, diyorsun?

Hz. Muaz, karısına şu manalı cevabı verdi:

-Hayır hanım, yalan söylemiyorum. Ben, peşimde gözcü var, biri beni gözetliyor, dedim. Fakat o gözcüyü Halife peşime taktı demedim. Peşimdeki gözcü, Halifenin değil, Allah'ın gözcüsü idi. Allah'ın Kirâmen Kâtibin melekleri, iyi kötü her şeyi yazıp kaydetmiyorlar mı? Allah her yaptığımız işten haberdar değil mi? O'nun ilminden kaçmak, bilgisinden uzak kalmak mümkün mü? Zerre kadar iyiliğin de, zerre kadar kötülüğün de yarın ahiret'te hesabı sorulmayacak mı?
Hz. Muaz'ın hanımı, bu cevap üzerine derin derin düşünceye daldı. Fakirliğin verdiği sıkıntı ile nasıl yanlış düşüncelere saplandığını anladı. Kocasına hak vererek, ona bir daha bu konuda sitem etmemeye karar verdi.

Bugün toplumda iman edenler arasında da çok farklılık görülmektedir. Bunun sebebi de kanaatimce şu cümlelerde saklıdır.
“Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır.”

Bu cümlenin izahını yaparsak mesele iyice anlaşılacaktır.
Çekirdek bilkuvve, ağaç ise bilfiile örnek verilebilir. Yani çekirdekteki bilkuvvenin bilfiil haline gelmesine ağaç diyoruz. Evet, ağaç olmak için çekirdekteki şifreli programın belirli şartları yerine getirmesi gerekmektedir.

Toprak altında beklemeli, sulanmalı, gübrelen- meli, ışık ihtiyacı giderilmeli ki, ağaç olmaya yani mükemmele doğru bir yürüyüş sergilesin. Ve sonuç olarak herkesin gölgesinden, meyvesinden, rengin- den, kokusundan faydalandığı bir ağaç olsun. Eğer çekirdek gerekli şartları yerine getirmezse, bu güzelliklerin hiçbirini sergileyemeyecektir.

Aynen öylede; bir insan iman etse, ama ibadet toprağına kendini atmazsa, İslamiyet güneşinden beslenmezse, Kuran suyu ile sulanmazsa, imanın güzellikleri kendisinde nasıl görünecektir.

İmanın hayata taşınması, gereklerini yapmakla olur. Yoksa iman ettiği halde imanı çekirdekte kaldığından güzellikleri sergileyemeyince, çevreden; “bu nasıl Müslüman, bu nasıl mümindir?” diye sesler yükselmeye başlar. Buradaki kusur imanda ve islamda değildir. Aksine kusur, çekirdeğini ağaç haline getirmeyene aittir. Yoksa iman çekirdeği içinde her türlü saadetin ve nurun şifresi vardır.

Mesela islamdan önce Ömer ile islamdan sonra Hz Ömer (r.a)' ın durumu çekirdek ile ağaca en güzel misaldir. Daha önce çocuğunu diri diri toprağa gömen biri iken, karıncaya ayak basmaktan kaçınan bir şefkat meyvesi ortaya çıkmıştır.

Aynı kişinin hayatı, iman ile hayat bulunca nasıl güzellikler sergileyebiliyor.

Evet, geliniz daha dünyada iken cennet hayatının esintilerini hissedelim, ebedi hayatın sevinci ile geleceğe bakalım, Bizi yokluk karanlıklarından çıkarıp aziz bir misafir olarak yaratan Rahim bir sahibimiz olduğunu düşünerek ona el açalım ve asıl o zaman HAYATIN NASIL BİR HAYAT OLABİLECE- ĞİNİ görelim… Bunun içinde

HAYATIMIZI İMAN İLE HAYATLANDIRALIM!

Yazar: 

Yorumlar