Günah psikolojisi...

Günah psikolojisi...

Ahmet Ay

 

"(...) iyi olan hiçbir şeyi sevmezler yavrum, kendileri iyi olmadıkları için onları da yok ederler."

Gorki, Çocukluğum'dan...

 

"Fâsık:Sözlükte 'çıkmak' manasına gelir. Istılahta ise dinin hükümlerine bağlanıp onları kabul ettikten sonra o hükümlerin tamamını ya da bir kısmını ihlâl eden anlamına gelmektedir. Fıskı derecelendirme açısından üç grupta toplamak mümkündür: 1) Günahı çirkin olarak kabul edip bazen günah işlemek. 2) Bir günahı ısrarla yapmak. 3) Günahın çirkin olduğunu inkar ederek bu günahı işlemeye açıkça devam etmek. Sonuncusu, küfrü gerektiren bir durumdur." (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili'nden...).

İlk kez Metin Karabaşoğlu abiden işitmiştim bu nüansı: “Her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar” diye bildiğim hadiste İslam kelimesinin olmadığını. Daha sonra da Oyuncak Tamirhanesi’nde okudum aynı şeyi. Orada, bu kelimenin 'yokluğunun varlığından' bir hakikat devşiriliyordu. İlgili yazının konusu bir yana, kendimce çıkardığım ders, hidayetin asıl, küfrün arizî oluşuydu. Yani tevhid inancı insanın özünde vardı. Öz temizdi. Varlık hayır üzerineydi. Küfür sonradan oyuna dahil oluyordu. Yaratılışta kötülük yoktu. Yorumlayışta kötülük vardı.

Ama peşinden bir soru geldi bu sefer: Eğer özdeki tevhidse insan nasıl bir sürecin sonunda küfre giriyordu? Öyle ya! Kainatta küfrü destekleyecek bir delil de yoktu. Hiç kimse laboratuvara kapanıp çalışırken şirkin varlığına bilimsel bir veri/kanıt keşfetmiyordu. Üretilen herşey, teori düzeyinde, şirkin mümkünlüğünü yol bulmak nazarıyla kurgulanmış uydurmalardı. 'Mış gibi' varlık kıyafeti giydirilen ihtimal hesaplarıydı herbiri. Bulunanlar değil umulanlardı. Peki, bu kem yangın, ilk kıvılcımını nereden alıyordu?

Mustafa Akyol’un Modern Ezberlerin Sonu isimli eserinde bunun bir cevabını yakaladım sanırım. Bu eserin Ateistlerin İnancı isimli bölümünde Akyol şöyle bir bilgi aktarıyordu okurlarına: “(...) Amerikalı düşünür Benjamin Wiker, ateizm ile ‘hedonizm’ (hazcılık) arasındaki ilişkiyi vurgular. Hazcılık, Eski Yunan düşünürü Epikür’le başlayan bir akımdır. Epikür, özetle ‘İnsanın hayattaki tek hedefi, haz almak ve acıdan kaçmak olmalıdır’ der. Bu ise Epikür’ü ateizme götürür. ‘Tanrı fikri, bize ahlaki sınırlamalar getirmekte ve zevklerimizi kısıtlamaktadır’ diyen düşünüre göre, ateizm ‘hayatın tadını çıkarmanın’ yoludur. Kısacası ‘hakikat’ değil, ‘haz’ aradığı için varmıştır ateist dogmaya...

Anlaşıldığı üzere Akyol, burada, küfrün kainatta bir delil bulamamasına karşılık, 'nasıl varolabildiğini' sorguluyordu. Oradan vardığı sonuç kaynağın 'hazcılık' olduğuydu. İnsanın günahkâr zevklere müptela oluşu, bir noktadan sonra, bu sıkletten kurtulmak için küfre kaçmasına neden oluyordu. İlgili metni okur okumaz aklıma mürşidimin İkinci Lem’a isimli eseri geldi. Orada da Üstad Hazretleri Hz. Eyyub aleyhisselamın kıssasından mülhem, tevbenin gerekliliğini vurguladıktan sonra fâsık psikolojisine şöyle değiniyordu:

“(...) Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğ­farla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor. Mesela, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicap ettiği zaman, melaike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Kü­çük bir emare ile onları inkâr etmek arzu ediyor.

Burada da vurgulandığı üzere, günahkârlık ve ileri aşamasıyla fâsıklık, aslına küfrün kapısıydı. Günaha ve ondaki zevke müptela olan insan, vicdanındaki karşı koyuşu, 'hayır üzere çığıran' içsesi bastırabilmek umuduyla en sonunda imkansızı vâki gibi görmeyi arzuluyordu. Ademe vücut rengi veriyordu. İhtimali vukuat yerine istimal ediyordu.

Bu noktada bir ayet ve bu ayetin İşaratü’l-İ’caz’da tefsir edilişi geldi aklıma. "Bakın, Allah, bir sivrisineği (hatta) ondan daha küçük bir şeyi örnek getirmekten kaçınmaz. İmana ermiş olanlara gelince, onun Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu bilirler. Hakikati inkara şartlanmış olanlar ise, 'Bu örnek ile Allah ne demek istiyor acaba?' derler. Bu yolla Allah, bir çoğunu saptırırken bir çoğunu da doğruya yöneltir, fakat fâsıklardan başkasını saptırmaz."

Bediüzzaman, ilgili ayeti tefsir ederken, yukarıdakine benzer bir yorumla şunları söylüyordu:

Evvelâ bilinmesi lâzımdır ki, Kur’ân-ı Kerimin i’câz ve nazmında şek ve şüp­heleri ika eden fâsıkların, bilhassa bu makamda, bu cümlede mezkûr sıfatlarla tavsifleri, pek yüksek ve lâtif bir münasebeti taşıyor. Evet, sanki Kur’ân-ı Kerim diyor ki: ‘Kur’ân-ı ekber denilen kâinatın nizamında kudret-i ezeliyenin i’câzını göremeyen veya görmek istemeyen o fâsıkların, Kur’ân-ı Kerîm'in de nazm ve i’câzında tereddütleri ve kör gözleriyle i’câzını göremeyip inkâr etmeleri, baîd ve garip değildir. Zira onlar, kâinattaki nizam ve intizamı, tesadüfe; ve tahavvü­lat-ı garibeyi ve inkılâbât-ı acibeyi, abesiyete ve tesadüfe isnad ettiklerinden, bozulmuş olan ruhlarının gözünden o nizam tesettür edip görünmediği gibi, pis fıtratlarıyla da, Kur’ân’ın mu’ciz olan nazmını karışık, mukaddemelerini akîm, semerelerini acı gördüler.’”

Bu metin, beni tavuk ve yumurta bahsine benzer bir sorgulamaya götürdü: "Küfür mü günahtan çıkar, günah mı küfürden?" Cevap, her ikisi için de 'evet'ti elbette. Fakat ilk küfrün, fâsıkların meyl-i günahlarından çıktığı, yani 'göremeyen veya görmek istemeyen'lerin nazarlarında, zatında hayır üzere olan varlığın küfür ve şer üzerine esnetildiği/yorumlandığı aşikârdı. Küfrün özünde mantık veya akıl değil, hedonizm/zevkçilik vardı.

İslam'da kuvve-i gadabiye ve şeheviye aklın (vahiyle uyandırılmış aklın) gösterdiği hakikat çerçevesinde ilerlerken (ki takva budur), dalalet ekollerinde ise kuvve-i gadabiye ve şeheviyenin yönlendirmesiyle yol alıyordu kuvve-i akliye. Nefis yönetiyordu aklı. Fatiha'nın ahirindeki üç grup gibi: Sırat-ı müstakim üzere olanlar, gazaba uğrayanlar ve sapıtmışlar. Sırat-ı müstakim önceden, özde. Gazaba uğramak veya sapıtmak sonradan, sonra. Belki de kuvve-i gad(z)abiye ile gazaba uğramak. Kuvve-i şeheviye ile sapıtmak...

Demek hakikaten 'verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları saptırıyordu.' İçlerinde günah işlemeye yönelik karşı konulmaz bir arzu duyanlar, sonra bu arzunun peşinde doludizgin koşanlar, elbette aralarında engel olarak gördükleri şeyi, en nihayet inkâra kalkışıyorlardı. Tevbe bu yüzden önemliydi. Çünkü her günah içinde küfre gidecek bir yol vardı. Ve arkadaşım, o yol, insanın kötülüğü canı istediği sürece ve ondan pişman olmadığı sürece açıktı. Tevbe, hata ile açılan yolun üzerine pişmanlık toprağı atarak, daha fazla ilerlemeni engellemeye de yarıyordu.

 

Yorumlar