Gençler Neden Evlenmek İstemiyor (2)

Bir Adem Diyor ki,
Fransızların canlı kurbağayı nasıl pişirdiğini biliyor musunuz? Kurbağayı önce ılık suya koyarlarmış. Ne çok sıcak ne çok soğuk. Aksi takdirde kurbağa zıplayarak kaçarmış ancak ılık suya koyarsanız kurbağa orada dururmuş. Daha sonra su yavaşça kademe kademe ısıtılırmış. Su ısındıkça kurbağa uyuşur, hareket edemez hale gelir daha sonra sıcak suda kendiliğinden pişermiş.
 
Bugün aile ve toplum değerlerimize de aynen tenceredeki kurbağa muamelesi yapılmaktadır. Yavaş yavaş ama planlı bir şekilde hassasiyetlerimize bir saldırı yapılıyor. Bazen bazı büyüklerimin sohbetlerini dinlerim. Eskiden eve alınan kibritin kutularının üstündeki kadın resmini evdeki gençler ve çocuklar görmesin diye eve gelmeden üstü kazınırmış diye verdikleri örnekleri duydukça ne kadar hassasmışız diye düşünürüm. Şimdi ise ne durumda olduğumuz malumunuzdur. Bu kötüye doğru olan değişim sadece bu alanda olmadı tabi ki.
 
Geçen yazımda gençlerin neden evlenmek istemediğine değinmiştim. Gençlerin evlenme konusunda öne sürdükleri kimi bahanelerden bahsetmeye gayret ettim. Bu yazımda o yazıdaki sebeplerle beraber gözlemlerim sonucu ve kimi araştırmalar sonucu elde ettiğim sebepleri sıralamaya çalışacağım. Bu sebepler:
 
–Fıtrat: Her insanın doğuştan gelen bir kişiliği vardır. Bizim kültürümüzde buna fıtrat denir. Nasıl kimimiz bedensel olarak daha iri, kimimiz daha sıska; kimimizin göz rengi yeşil, kimimizin kahverengi ise kişiliklerimizde bu şekilde farklılıklar gösterir. Yapılan araştırmalarda yıllardır bilinen bu gerçeği kanıtlar niteliktedir. 1997 de yapılan bir deneyde bazı kişilerin kimi duyguları öbürlerinden daha yüksek oranda deneyimlediği gözükmüştür. Yani kimimiz 1 üzülüyorsa kimimiz 5 üzülebiliyor, kimimiz sevinci 5 hissedebilirken kimimiz 1 hissedebiliyormuş.
 
Aynen her duygu gibi kimilerimizde karşı cinse olan duygular daha çabuk uyanabilir. Evlilik isteği kimisinde erken yaşta zuhur ederken kimisinde geç yaşlara kadar uyanmaz. Dinimizde bunu böyle görmüş. Evlenmenin gereğini kişinin duygularının yoğunluğu nispetinde değerlendirmiş. Çok yoğun duyguya sahip eğer evlenmezse zinaya düşecek kişiye evliliği farz kılmış. Bu duyguya sahip olup bunu kontrol edebilecek kişiye sünnet ve evlendiği zaman eşine bakamayacak, kocalık, eşlik vazifesini yapamayacak kişilere ise evlenmemesi gerektiği fıkıh kitaplarında geçmiştir.
 
Belki aşırı gelebilir ama 2 uç örnekle olayı anlatmak istiyorum. Günümüzde yaşayan yaşlı mütedeyyin bir hanımla yapılan röportajda konuşulurken neden evlenmediği kendisine soruluyor. O da hiç ihtiyaç duymadığını ve zaten küçük kardeşi olduğu için çocuk sevdiğini çocuk sevme ihtiyacı da duymadığını belirtiyor. Bunun yanında geçen aylarda birbirine âşık muhtemelen 16-17 yaşlarında 2 genç kavuşamayacaklarını düşünüyor ve intihar etmeye kalkışıyorlar. Kız kendini soğuk sulara atıyor ve boğularak can veriyor. Oğlan ise cesaret edemiyor.
 
–Evliliğin telkin edilmemesi: Üniversite yıllarında evlenmeyi düşündüğümü bir arkadaşıma söylediğimde arkadaşım ailemin bu konuda ne düşündüğünü sormuştu. Bende onlara bu isteğimi edebince belirtiğimi ve onlarında kabul ettiğini söylemiştim. Bunun üzerine kendi ailesine eğer evlenmek isteyeceğini söylerse ailesinin büyük tepki göstereceğini ve hayatta kabul etmeyeceğini belirtmişti. Babası İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi ve namazında, niyazında bir kişi idi.
 
Bu örnekte olduğu gibi pek çok aile evlilik düşüncesini veya fikrini genç çağda reddeder ve tepki gösterir. Hatta evlilik sözcüğünü 18-22 yaşlarında kızlarının ve oğullarının yanında bile söylememeye gayret ederler. Olur ya aklına evlenmek gelebilir mazAllah. Yalnız gene aynı aileler çocuklarını üniversiteye gönderirken sanki karşı cinsin hiç olmadığı, sınıfların sadece oğlunun veya kızının cinsinden kişilerden oluştuğunu varsayarlar. Erken yaşta evlenme fikri bu kadar ayıp iken, nedense kızlı-erkekli üniversite ortamı adeta bir edep yuvasıdır.
 
Bu ve bunun gibi olaylar sebebiyle gençler karşı cinse kimi duygular beslese ve bu yolda kimi küçük hatalar yapsa bile evliliği uzak bir gelecek olarak algıladıkları için kafalarındaki yapılacaklar listesinden onu çıkarırlar. Kimileri ise kendini kapatır ve tamamen derslere verir. Üniversiteden sonraki yıllarda yüksek lisans, kariyer vb. sebeplerle evlilik, şunu da bitireyim ondan sonra ona da bakarız durumuna düşer. Hem hanım, hem beyler tarafından işler böyle yürür. Bunun yüzünden bireylerin pek çoğu hayırlı bir evliliğin telkin edilmemesi ve evlilik dışında okulun, memuriyetin, işin kutsanması sebebiyle bunları düşünürken gençken evlilik gerçekleştirmek istemez.
 
–Gençlerin çocuk kalması; öğretim, iş vb. durumların bahane edilmesi: Günümüzün tekerlemesi/mottosu “mutlu olduğun işi yap” sözüdür. Bu düşünce reklamlarda, televizyonda, kitaplarda vb. yayınlarla durmadan telkin edilir. Mutluluk adeta yeni bir put haline gelmiştir. Zaten insan fıtri olarak kendisini mutlu edecek eylemleri gerçekleştirmeye daha yatkındır. Gençler bu algının sonucu eğer bir işi yapmaktan mutlu isem kesin doğru yoldayım ama eğer bir işi yaparken mutsuz isem o zaman kesin yanlış yoldayım diye bir kanıya varır ve mutlu oldukları işleri yapar mutsuz oldukları işlerden de şiddetle kaçınırlar. Bu sebeple kimi zaman mutsuz hissettiren ama doğru olan işleri yapmak istemezler.
 
Aileler genellikle biz şu işleri yaparken pek mutsuz olduk. Çok zorlandık. Biz sıkıntı çektik ama evlatlarımız sıkıntı çekmesin diyerek gençleri okula hazırlarlar ama hayata hazırlıksız bırakırlar. Ders çalışması dışında gençlere hiçbir sorumluluk yüklenmez. Bu sefer gencin ve ailesinin tek beklentisi okul ve devamında gelen iş başarısı olmaya başlar. Yalnız okul başarısı ile ilgili yapılan çalışmalar göstermiştir ki aslında okulda başarılı olmak demek hayatta mutlu olmak demek değildir. 1940’larda yapılan bir araştırmada Harvard mezunu 95 üniversite mezunu orta yaşlarına kadar izlenmiş. Bu kişilerin okul sınavlarında başarılı olmalarına rağmen, maaş, iş, geçim, ev, aile, evlilik vb. ilişkilerde sınav başarıları daha düşük olan öğrencilere oranla daha geri oldukları gözlenmiştir. Sonuçta okul hayatında olgun bir bilgi deneyimi sunan gençler, mesele gerçek hayata ve evliliğe geldiğinde çocuk kalır.
 
Aslında evliliği geciktiren bu sebeplerin ve bahanelerin çoğunun sadece fikrimize göre değil bilimsel olarak da altının boş olduğu malum. Bireyler olarak ne aradığımızı bilmez hale geldik. Aradığımız özellikler genellikle başkalarının bize dayattığı özellikler oluyor. Bizde bu dayatmaları sorgulamadan kabul ediyoruz. Bu dayatmalardan en fazla tutanlardan biri de aman her şeyin bitsin sonra evlenirsin. Bunun sonucu huzur bulacağımızı hayal ederek çalıştığımız iş, okul, evlilik gibi aşamaların sonucu gene bir hayal kırıklığına uğruyoruz çünkü evin, işin, arabanın, okulun bitmesi ne hayatı ne de hayatta ki dertleri bitirmiyor. Benim sevdiğim ve Bernard Shaw tarafından söylenmiş çok güzel bir sözle yazıyı bitirmek istiyorum. “Aradığını bilmeyen, bulduğunu anlayamaz.”
 
Bir dahaki yazımızda biraz daha ilim, iş vb. sebeplerle evliliğin geciktirilmesi konusuna eğileceğiz. Yalnızlığa alışmak ve duyguların istismarı sonucu evliliğe karşı soğumadan bahsetmeye gayret edeceğiz.
Yazar: 

Yorumlar