Fakirlik, hastalık ve ölüm

Fakirlik, hastalık ve ölüm
N. Kağan Çetin
 
 
 
Eğer fakirlik, hastalık ve ölüm olmasaydı, insanoğlunun kibirden başı eğilmez olurdu.
                                                                                                           Hasan-ı Basrî 
 
 
 
 
Her üçü de insanı tedirgin eden üç kelime:
Fakirlik, hastalık ve ölüm.
Fakirlik…
Bir düşünelim…
Elde avuçta harcayacak paran yok. İmkânın yok. Maddi anlamda dünyaya daha dar bir pencereden bakıyorsun. Her istediğini yiyemezsin, istediğin yere gidemezsin, her ihtiyacını karşılayamazsın.
Bu nedir?
Celal tecellisi.
İmtihanın ilk bakışta daha şiddetli hali.
Nefs-i emmare açısından zor bir durum. Kötülüğü emreden nefsin engellenmesi.
Kıt imkânlarla ayakta kalmaya çalışmak.
Belki o fakirlik olmasa insan yanlış yollara gidebilirdi.
Buraya kadar, fakirliği yaşayan kişilerle ilgiliydi.
Bir de fakirin durumunun farkında olması gerekenler var.
Hemen Zariyat Suresi’nin 19. ayetini hatırlayalım:
“Mallarında, isteyen ve istemeyen yoksullar için bir pay vardı.”
Ayrıca, kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, başka ihtiyaç sahiplerini düşünenler var.
Haşr Suresi’nin 9. ayeti:
“Daha önce kendilerine bir yurt edinmiş ve imanı benliklerine sindirmiş olanlar, kendilerine hicret edenlere muhabbet beslerler; onlara verilenlerden dolayı gönüllerinde bir sıkıntı duymazlar; hattâ kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin tutkularından korunmuşsa, işte onlar kurtuluşa ermiş olanlardır.”
Acaba bu fakire Rahmet-i İlahi nasıl bakar?
Hastalık…
Daha düne kadar istediğini yapan, eli pek çok şeye yetişen, gücü kuvveti yerinde olan insan, bir bakmışsın hastalanmış.
Takati düşmüş, mecali kalmamış.
Ne yemek derdindedir hasta insan, ne de gezmek tozmak…
Kibirlenmeye imkân yok, hâl yok…
Hasta insan, hâl diliyle çok şey anlatır.
Hasta insan, aczinin farkına varmış, boynunu bükmüş…
Hasta insanın şerre, kötülüğe mecali kalmamış.
Yine Celâl tecellisi var hastalık sürecinde.
Şimdi hasta insana dua etmek, tevekkül etmek yakışır.
Acaba bu hastaya Rahmet-i İlahi nasıl bakar?
Ölüm…
Celâl tecellisinin en net okunduğu, en net görüldüğü nokta.
Doğumla başlayan dünya perdesinin kapanma vakti.
Acaba kapanış nasıl olacak?
Ruh teslim edilirken Müslüman olarak mı teslim edilecek?
Azrail, ölen kişiye nasıl görünecek?
Bunlar önemli sorular.
Nice şerli insanlar, ölümün soğuk nefesini enselerinde hissedince yola gelir.
Ömrün son demlerinde o bahtiyar insanlara durumunu düzeltme fırsatı verilir.
Bir bakmışsın, yola gelmez denilen o adam bir evliya haline gelmiş.
Bu, celâl tecellisinin cemâle dönüşmesi değil midir?
Ölümü ve ötesini şimdiden görme bahtiyarlığına ermişse bir insan, buna sevinsin.
O insan şöyle dua etsin:
“Ya Rab! Beni bu hâlimle affet. Celalinden cemaline sığınırım. İstersen beni bir anda affedersin. Dilersen affedersin. İyiliğe, ibadete zaman kalmadı.”
İnsana tevazu yakışır.
İyiliğine, ilmine, ibadetine güvenen aldanır.
Ölümle yüzyüze gelmiş, haddini bilen, edebini takınan kişiye acaba Rahmet-i İlahi nasıl bakar?
Bu anlattıklarımızdan şu zamanın ukalâ, sersem, rekabetçi, kibirli, gösteriş budalası ve şişkin egolu insanı anlar mı?
Anlarsa ne kadar, nereye kadar anlar?
Anlamak şöyle dursun, birkaç dakika dinler mi?
Dinlemez…
Çünkü o başka şeylerin derdine düşmüş.
Televizyonlarda 7/24 dönen üç yarışma programından kafasını kaldırıp dinleyemez.
O, akıllı telefondan, bilgisayardan, televizyondan bir dakika olsun ayrılamaz.
O, faiz, döviz, borsa, futbol, arsa, otomobil, gurme, gastronomi, kredi kartı, bonus, kariyer, başarı, ego, magazin, politik gevezelik, kakara kikiri, laylaylom muhabbetleri peşindedir.
Ne vakte kadar?
Ölümün ansızın geldiği vakte kadar.
 
KAYNAK: bizimsemaver.com

Yorumlar