Endüstri 4.0

Endüstri 4.0
N. Kağan Çetin
 
 
 
“İslâm’la ilişkisi sıfırlanan bir kuşak geliyor… Sıfır.
Sadece tüketim çılgınlığı peşinde koşturan; kariyerizme, paraya tapan, egoizmin pençesinde kıvranan; medya, sanal dünya, film, futbol gibi neredeyse hayatın bütün alanlarını şekillendiren bütün mecralarda, hız, haz ve ayartı peşinde koşturan duyarlıklarını yitirmiş, dünyanın sorunlarına yabancılaşmış, düşünme melekeleri dumura uğramış, sorumluluk bilinci sıfırlanmış, bu ülkeye, bu ülkenin bin yıllık medeniyet birikimine aidiyet ve mensubiyet biçimleri yerle bir olmuş, bir an önce kapağı Avrupa’ya, Amerika’ya atmak için kurulmuş, kurgulanmış, beyni yıkanmış bir yokoluş kuşağı bu…”
                                                                                                                                                                                                                                       Yusuf Kaplan
 
 
1. Endüstri Devrimi, buharlı makinelerin yaygınlaşmasıyla gerçekleşti. 2. Endüstri Devrimi, seri üretime geçiş ve elektriğin üretimde kullanılmasıyla yaşandı. 3. Endüstri Devrimi, elektronik ve dijital teknolojilerin seri üretime dahil edilmesiyle oldu. 4. Endüstri Devrimi ise internetin üretime katılmasıyla, makinaların internete dahil olmasıyla yaşanmaya başladı.
 
Buraya kadar tamam. Tarih boyunca asla yakalanmamış bir bilim ve teknoloji devriminin içinden geçtiğimiz doğru. Nanoteknolojiler, gen teknolojileri, biyoteknoloji, dijital devrim, robot teknolojileri, malzeme teknolojileri, ses-görüntüleme ve optik sistemleri, Güneş Sistemi dışına çıkan Voyager-1, uydu ve iletişim devrimi… Yapay zakâ, nesnelerin interneti, üç boyutlu yazıcılar, akıllı evler, sürücüsüz araçlar, akıllı giysiler, havacılık ve uzay teknolojileri… Bütün cihazların birbirleriyle ve internetle bağlantısının olması… Yapay zekâya empati öğreten meslekler… Dijital okuryazarlık… Yazılım ve kodlama dillerinin yaygınlaşması… Yemeklerin üç boyutlu yazıcılarda hazırlanması… Yapay zekânın başka yapay zekâları üretme ihtimali… Akıllı şehirlerin her gün daha fazla gündeme gelmesi… Yenilenebilir enerji… Holografik-üç boyutlu görüntü transferi… Başdöndürücü gelişmeler yaşıyoruz. Bütün bunlar dış dünyaya, yatay eksene ait gelişmeler. Hepsi araçlarla ilgili.
 
Ama bunların izdüşümü olabilecek gelişmeleri iç dünyamızda, dikey eksende, amaçlarda, anlam dünyasında yaşadığımız söylenemez. Oysa içinden geçmekte olduğumuz şu dönemde anlamlandırmaya olan ihtiyaç zirve yapmış durumda.
 
Hemen o en sarsıcı soruları soralım:
 
Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun? Hayatın anlamı ne? Bu hayata nasıl bir anlam katıyorsun? Eleştirel düşünmeyen biri, gelecekte neyi ne kadar anlamlandırabilir? Anlam arayışının hayatın tam merkezinde olması, çok para kazanmaktan daha önemli değil mi? Önemli olan iyi bir ev, iş ve otomobil sahibi olmak mı, anlam arayışlarına tatmin edici cevaplar bulmak mı? Dördüncü Endüstri Devrimi’nin sembol isimlerinden Elon Musk’a bu soruları yöneltmek gerekir.
Evet, bu sorulardan kaçış yok. İnsan öyle ya da böyle, hayatın bir noktasında bu soruları sorar kendi kendine… Veya bu soruları, insana bir başkası sorar. Cevaplar tartışılır. Doyurucu cevaplar bulunursa sıkıntı yok. Ama cevaplar doyurucu olmazsa, bunun sonu anlam krizidir. Anlamsız ve amaçsız yaşayıp gitmektir. Nereye kadar? Bu hayatta 18 kelimeden başka kelimelerin de olduğunu farkedene kadar… Neymiş o 18 kelime? Bakalım:
 
Faiz, döviz, borsa, arsa muhabbetleri… Politik gevezelikler, magazin, otomobil muhabbetleri… Kakara kikiri laylaylom muhabbetler… Kredi kartı, bonus muhabbetleri… Ego, kariyer, başarı, futbol muhabbetleri, gurme, gastronomi. Bitti! Buraya kadar.
 
Dördüncü Endüstri Devrimi’nin bizi getirip bıraktığı yer, işte burası.
 
İsterseniz bütün bunlara televizyon, akıllı telefon, bilgisayar ekranlarını da ekleyebilirsiniz. İnanın değişen bir şey yok.
 
Hattâ hattâ televizyonlarda 7 / 24 dönüp duran o üç yarışma programını da ekleyin… En iyi eğitim almış kişilerle bu  18-20 kelimenin, kavramın çevresinde yıllarca beyin fırtınası yapın. Varacağınız yer, kocaman bir boşluk… Anlamsız ve amaçsız yaşamak… Anlam krizi…
 
Bu tablo insana yakışır mı? Eşref-i mahlukat olan, ahsen-i takvim üzere yaratılan insana bu 18 kelime ne verebilir?
 
Haşmet Babaoğlu, 8 Ocak 2012’de kendi köşesinde şunları yazmış:
 
“Kimim ben? Neden buradayım? Nereden geldim, nereye gidiyorum? Neden yok olacağım? Bu soruları başınızı yastığa koyduğunuzda gözlerinizi uyku için yummadan önce bir sorun bakalım kendinize… Sorun da görün… Hiçbir “yurttaşlık bilgisi”, hiçbir politik ideoloji bu soruya cevap bulamaz. Söyleyin, hangi politik broşür, hangi “kimlik siyaseti” ve hangi toplumsal aidiyet duygusu böyle bir soruyu mertçe ve cepheden göğüsleyebilir?”  
 
Anlam dünyamıza “Yaratan, iman-ı kâmil, hüsn-ü hatime, ahiret, ebediyet, nübüvvet, Allah rızası, karşılıksız iyilik, ibadet, hüsnü niyet, hüsnü nazar, anlam arayışları” gibi kelime ve kavramları almadan bu işlerin içinden çıkamayız.
 
Bir düşünün… İntihar oranları neden artıyor? Boşanmalar neden artıyor? Aileler neden parçalanıyor? Alkol ve uyuşturucu maddeler neden yaygınlaşıyor? Yalnızlaşma ve yabancılaşma nereye gidiyor? Teknoloji bağımlılığının sonu ne olabilir? Ötekileştirme, değersizleştirme, vahşi rekabet insana yakışır mı? Bunalımlar Çağı’nı nasıl aşacağız? Linç kültürü, haset kültürü, öfke patlaması sürdürülebilir mi? Cennet gibi dünyayı hangi arada derede cehenneme dönüştürdük? Bunca bilgi birikimi ve paraya rağmen, cehalet ve fakirlik neden artıyor?
 
Kendine yabancı, Allah’a yabancı, aileye yabancı, kâinata ve hayata yabancı bir insan var karşımızda… Bu insan yapayalnız… Bu insan tek boyutlu… Bu insan görünüşte mutlu, gerçekte mutsuz… Bu insan, celladına âşık ve kendisi aydınlanmaya muhtaç bir zavallı…
 
Oysa insan, bir dönem büyük bir arayış içindeydi.
 
Arayış içinde olan insanın eline bir ara “Bilimsel Devrimler” tutuşturuldu. Bir başka zaman “Amerikan Rüyası”. Daha sonra Kapitalizm, Komünizm, Darwinizm, Sekülerizm, Ateizm, Materyalizm, Egoizm, Nihilizm… Son olarak Hedonizm. Yani, hız, haz ve ayartı peşinde koş koşabildiğin kadar… Sadece kendini düşün, bu dünya için düşün. Başkalarını düşünme, geleceği düşünme, ölümü asla hatırlama… Kariyer planlaman en az 150-200 yıllık olsun. Mezarın ötesini planlamana gerek yok. Sen sadece bu dünya için yaşa, bu dünya için çalış.
 
Söz ne zaman ki “ölüm” ve “ahiret”e geldi… Hemen kaç oradan. İlgilenme öteki tarafla… Mezarlıkların yanından geçme. Ölümü düşünme. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşa bu dünyada…
 
Sözün tam burasında Nisa Suresi’nin 78. ayetine bakalım:
 
“Nerede olsanız ölüm size yetişir-isterseniz yüksek kulelerde veya semânın burçlarında   olun!”
 
Ankebut Suresi’nin 64. ayeti:
 
“Bu dünya hayatı bir eğlence ve oyundan başka birşey değildir. Âhiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı!”
 
Prof. Dr. Nevzat Tarhan bakın ne diyor:
 
“Şehirde karbondioksitin yoğunlaşıpoksijenin azalmasına sebep olan hava kirliliği, aynı zamanda sera etkisi yaparak insanların solunum yolu enfeksiyonları, kanser gibi hastalıklara daha kolay yakalanmalarına sıcaklıkların artmasına ve ozon tabakasının delinmesine sebep olur. Bu somut bir kirlenmedir. Çeşitli toksinlerin ve enfeksiyonların ortaya çıkması da hava kirlenmesi gibi somut bir kirlenmedir. Soyut kirlenme ise anlamsızlık hastalığıdır.
 
 
Anlamsızlık hastalığının sonucunda insan, kendi varoluşunun tesadüfi ve manasız olduğunu düşünmeye başladı. Varlığının sebebinin ‘kendi’ olduğunu düşünen insan ise zamanla kendini yüceltmeye başladı…Anlamsızlığın ortaya çıktığı toplumlar, kaosa sürüklenerek ortak değerler yok olmaya başladı; bu ise anlamsızlığa sebep oldu. Anlamsızlık hastalığı insanı amaçsızlığa, bu da kişiyi mutsuzluğa sürükledi.”[1]
 
Evet… Dördüncü Endüstri Devrimi’nde doğru soruları sorabiliyor muyuz? Kendimize şöyle biraz uzaktan bakabiliyor muyuz? Geç de olsa bazı yanlışları itiraf edebiliyor muyuz?
 
Ziya Osman Saba’nın bir şiiri ile bitirelim:
 
GEÇ KALDIK 
 
Geç kaldık, Ya Rab, geç kaldık!
Şu hayat işte, gök, dallar, gün,
Bizi sardı, Ya Rab, geç kaldık…
Bırakıp fazlasını ömrün
Koşup sükûnuna ermeye,
Koşup sana hesap vermeye,
Geç kaldık Ya Rab, geç kaldık…
 
Ziya Osman Saba
 
[1] Prof. Dr. Nevzat Tarhan, İnanç Psikolojisi ve Bilim, s. 167, 168, Timaş Yayınları, 2016
 
KAYNAK: bizimsemaver.com
 

Yorumlar