Çocuklar yarış atı olmasın

Çocuklar yarış atı olmasın

Ahmet Ay

 

Bugün bazı dinî gruplar veya bireyler, rekabetle hayır üzerine yarışmayı, ihlası kıracak derecede 'hayır üzerine hayırsız bir boğuşma' şeklinde uyguluyorsa, bunun bize aktarılan 'algıda seçici' Asr-ı Saadet anlatısından tutun, böyle 'yarıştırılarak' öğretilen din tedrisatına kadar geniş ve tedavisi gereken bir arkaplanı vardı.

 

 

Âmir Han'ın hem yapımcılığını, hem yönetmenliğini, hem de oyunculuğunu yaptığı Taare Zameen Par (Yeryüzündeki Yıldızlar veya Her Çocuk Özeldir) filmi, maalesef, ülkemizde gösterime girmemiş filmlerden. Hindistan sinemasına her nedense kapalı Türkiye. (Yeni yeni aşılmaya başladı.) Fakat ben tanıdığım insanlara tavsiye ediyorum bu filmi.

Ishaan isminde, öğrenme güçlüğü çeken bir çocuğun, ailesiyle ve okuluyla yaşadığı sorunları anlatan film, sadece duygusal değil, aynı zamanda çok da öğretici. İzlendikten sonra yalnız hafızada kalmayan 'hayatta da kalan' cinsten. Hatta filmde, sıradışı bir resim öğretmenini canlandıran Âmir Han'ın, İshaan'ın babasına öfkesini ifade etmek için kullandığı: "O kadar yarıştırmayı seviyorlarsa, çocuk değil, yarış atı yetiştirsinler!" cümlesi etkisinden bugün bile çıkamadığım bir parçasıdır filmin.

Buradan şuraya gelmek istiyorum hızlıca. Bir keresinde yeğenimi okulundan aldığımda kederli bulunca sordum: "Neden canın sıkkın kıvırcık bu kadar?" Cevabından anladığım kadarıyla dersle ilgili birşeyde arkadaşlarından geri kalıyordu ve bu da onda gerginlik yaratıyordu. Becerebildiğim kadar çocuk dilinde şunları söyledim o zaman kendisine:

"İnsanlarla yarışmaya çalışmazsan mutsuz olmazsın. Yarışmayan kaybetmez. Böyle şeylerde etrafındaki insanları geçmek değil, yaptığın şeyden keyif almak ve onunla Allah'ın sevgisini kazanmak önemlidir. Allah, seni diğer insanları geçiyorsun diye değil, Onun sevgisini samimiyetle kazanmaya çalışıyorsun diye sever. Yarışma arkadaşlarınla! Biz senden onları geçmeni beklemiyoruz. İyi ve mutlu olmanı bekliyoruz."

Fakat bu noktada can yakıcı olan sadece çocukların kendilerini yarış psikolojisine sokması değildi. Eğitimciler de öğretimdeki faydayı arttırmak açısından böylesi yarışmalar yapıyorlardı. Ve bu, ister istemez, çocukları gerginliğin içine çekiyordu.[1] Bu meseleyi, Karakalem'in mihmandarlığını yaptığı bir organizasyon sırasında, tam da İhlas Risalesi'nde geçen "Menfaat-i maddiye cihetinden gelen rekabet, yavaş yavaş ihlası kırar. Hem netice-i hizmeti de zedeler. Hem o maddî menfaati de kaçırır..." cümlesini tefekkür ederken Metin Karabaşoğlu abiye aktardım. O da Hamza Enes'e yakın yaşlardaki kızı Enise ile yaşadığı bir misal üzerinden benzer bir şekva etti. Bir gün Enise (ki kendisi bizim sohbetlerimizin de neşesidir) "Galiba salavat yarışmasında ben sonuncu geleceğim" deyince Metin abi şu manada birşey söylemiş: "Böyle şeylerde yarışmak olmaz ki. Bazı olur, birisinin okuduğu bir salavat, diğerinin okuduğu yüzbin salavat kadar Allah katında makbul olur."

Hakikaten de her dinî metinden aldığımız ders buydu: Cenab-ı Hak, eğer ihlasla yaparlarsa, bazılarının azını diğerlerinin çoğundan makbul sayabilirdi. Bediüzzaman'ın kemiyet ve keyfiyet kıyaslaması içinde, külliyat boyunca yaptığı vurgu da hep bu keyfiyette ve keyfiyeteydi.[2]

Fakat bizler, 'hayırda yarışmak' meselesini tamamen rakamsal bir düzleme çekip, hem karşımızdakinin 'gıpta damarını tahrik etmekten' çekinmiyorduk, hem de bu yolda hırs göstermeyi meşrulaştırıyorduk. Asr-ı Saadet alıntılarında bile sahabilerin böyle şeylerde birbirleriyle yarıştığı(!) anekdotlar üzerine yapılan vurgu (ki bu yarışın bizim yarış algımızla ne kadar uyuştuğu da analiz edilmiyordu) müminlerin de "O on verdi, ben onbeş, yok hatta yirmi vereceğim!" tarzı, açık attırma usûlü himmet toplantılarında yardıma zorlanması, bu 'rekabet damarı' tahrikinden başka neydi?

Metin abi orada Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a.) ile Allah Resulü aleyhissalatuvesselam arasında geçen; Aleyhissalatuvesselamın, herşeyini bağışlamak isteyen Hz. Sa'd'ı (r.a) bundan vazgeçirip 'ailesini muhtaç bir halde bırakmamasını' tavsiye ettiği bir Asr-ı Saadet tablosunu nakletti bizlere. Buna ilaveten yine başka başka misallerden, Aleyhissalatuvesselamın genel yolunun, yani cadde-i kübrasının, herşeyini bağışlayanların herşeyini almak değil, onları (kişiliklerine ve durumlarına göre) hadd-i vasata davet etmek olduğunu söyledi. Herşeyini bağışladığında kabul ettiği bir kişi vardı. O da Hz. Ebu Bekir (r.a.). Fakat nedense Hz. Ebu Bekir'in (r.a.) örnekliği herkes tarafından biliniyordu da, ötekiler yeterince ümmete aktarılmıyor, denge gözetilmiyordu.

Benim bütün o müzakerelerimizden hülaseten anladığım: Bugün bazı dinî gruplar veya bireyler, rekabetle hayır üzerine yarışmayı, ihlası kıracak derecede 'hayır üzerine hayırsız bir boğuşma' şeklinde uyguluyorsa, bunun bize aktarılan 'algıda seçici' Asr-ı Saadet anlatısından tutun, böyle 'yarıştırılarak' öğretilen din tedrisatına kadar geniş ve tedavisi gereken bir arkaplanı vardı.

Ve bu nedenle belki de bugün keyfiyeti merkeze alması gereken pek çok dinî hareket 'rakamlarıyla' övünüp duruyordu. Hatta bunlardan bir tanesi, belki bu kemiyete düşkünlüğündeki ihlaskırıcılıktan ötürü, yakın tarihte hizmetlerini hem tüketmiş hem de maddi menfaatini de büsbütün kaçırmıştı. Hatta büsbütün hain damgası yiyerek ümmetin gözünden de düşmüştü. En nihayet bütün bu okumalar üzerinden nefsime söylediğim: İhlas Risalesi'ni okumak kolaydı da onun ışığında hayatı değiştirmek zordu. Çünkü dünyadan vazgeçebilmek zordu.

………………………………………………………………

[1] Alice Miller, Yetenekli Çocuğun Dramı isimli eserini tam da bu konu üzerine bina etmiştir. Çok şeyler öğrendiğim ve okunmasını tavsiye ettiğim bir eserdir.

[2] Yazıyı bitirdikten sonra düşündüm: Belki de hadiste istenilen 'sağ elin verdiğini sol el bilmeyecek kadar' gizli sadaka verme nasihatinin bir tarafı da bu işin yarışmaya dönüşmemesi hikmetine bakıyor olabilirdi? Öyle ya, bir başkası senin ne kadar verdiği bilmezse, seninle neden ve nasıl yarışsın?

Yorumlar