Bir tefsir metodu olarak 'düzensizlik...'

Bir tefsir metodu olarak 'düzensizlik...'

Ahmet Ay

 

Bediüzzaman'ın bize bu denli sıradışı görünmesinin en büyük sebeplerinden birisi de 'dağınıklığı içindeki düzenliliği'dir. Girenin istediği yoldan maksuda eriştiği labirent görünümlü hakikat tünelleridir.

 

 

Derler ki: Leyla'yı tanıyanlardan birisi Mecnun'un içler acısı halini görüp demiş: "Haline bak! Bu kız o kadar da güzel birşey değildir. Bu derece aşk nasıl olur?" Mecnun şöyle cevap vermiş: "Mecnun olmak için Leyla'yı gözlerimle görmelisin!" Bu hikaye nur talebelerinin Bediüzzaman'la ve eserleriyle ilişkisini de bir derece açıklıyor. Benim ilişkimi de. Ben onun (inşaallah) talebesiyim. Ve o benim (inşaallah) mürşidimdir. Gözümle ona bakmayana elbette öyle görünmez. Diline bal değmemişe arı ancak sineklerden bir sinektir. Bunu da saygıyla anlarım. Normal bulurum. İşte, aşağıdaki yazı da, ancak 'bala dili değmiş'in anlayabileceği zevkî birşeyi anlatır. Bediüzzaman'ın ifadesiyle "Bu ders akıldan ziyade kalbe bakar; delilden ziyade zevke nâzırdır."

Şöyle bir yerden başlayalım: Bediüzzaman'ın bize bu denli sıradışı görünmesinin en büyük sebeplerinden birisi de 'dağınıklığı içindeki düzenliliği'dir. Girenin istediği yoldan maksuda eriştiği labirent görünümlü hakikat tünelleridir. Bu durum onun üslûbunun uzaktan tarif edilebilir, ama parçalara ayrılıp "Budur, budur, bundan ibarettir!" denilerek maddeleştirilebilir olmayışını netice verir. Daha açık ifade etmeyi denersem: Her yerden (Muhakemat'taki ifadesiyle) 'nazm-ı maani' kaşığıyla marifet toplayarak ve sünuhatın kepçesiyle onları karıştırarak öyle bir bal koyar ki ortamıza, biz bu balı formülüze edip "İçinde şunlar, şunlar, şunlar var!" diyemeyiz. Yani ne parçalara ayırabiliriz ve ne de laboratuvarımızda benzerini yapabiliriz. Metinleri bizi öyle 'teşhis edilmez bir aşkta' bırakır.

Mübalağa etmek nurculukta meziyet değildir. Müellifi övmek ve buradan bir nurculuk asabiyeti / kibri devşirmek için söylemiyorum bunları. Açlığım hakikate. Zikrettiğim şey küçük küçük şahidi de olduğum ve hayran kaldığım birşey. Mesela bir örneğini Zerre Risalesi'nde görmüştüm.

Ama oraya geçmeden bu 'dağınıklılık içinde düzenlilik' metoduna atıf yaptığı 13. Söz'deki ilgili yeri alıntılayacağım. Burada Bediüzzaman, Kur'an'ın sistematiği üzerine 'nazm-ı maani' zemininde şöyle bir yaklaşım getiriyor: "Evet, nasıl ki, semâda olan intizamsız yıldızların sûreten adem-i intizamı cihetiyle, herbir yıldız kayıt altına girmeyip, herbirisi ekserî yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhîtasındaki—birer birer—herbir yıldıza mevcudât beynindeki nisbet-i hafiyeye işaret olarak, birer hatt-ı münâsebet uzatıyor. Güyâ, herbir tek yıldız, nücûm-u âyet gibi, umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır. İşte intizamsızlık içinde kemâl-i intizamı gör, ibret al."

Nücum (yıldız) ve ayet benzetmesi, dolayısıyla uzay gibi çok boyutlu bir Kur'an algısı, Bediüzzaman'ın Kur'an'a bakışının temel zenginliği bence. O, hangi ayet merkeze alınırsa alınsın, o ayetin merkeziyetinde bütün Kur'an'ın yeni bir nazarla okunabileceğini söylüyor burada. Her birisinin arasında bir münasebet var. Her defasında, merkeze aldığınız manaya göre nazım / ahenk / düzen değişiyor. Nazm-ı maani de biraz bu bence: Mana merkeze alındığında, alınan manaya göre, hakikatin yeni bir sûretini sana göstermesi. Bediüzzaman'ın metodunun en orijinal tarafı da bu sanırım.

Bir ayeti veya hakikati merkeze aldığında onunla ilgili olabilecek herşeyin (ayet, hadis, anı, her türlü zenginleştirici malumat) metnin içine girmesi. Bununla ilgili bir hatıra da işitmiştim. Şu kadarını aktarayım: Üstad Hazretleri, bizzat kendisi de, bir metni yazdırırken yüzlerce ayetin metne dahil olmak için kalbinde / aklında çarpıştığını aktarıyor talebelerine.

Bu, bence, Bediüzzaman'ın, bütün malumatını merkeze aldığı mana merkezinden taraması işte. Hangi mananın eşiğinden seyrediyorsa, nazmın, ona göre ayetleri ipliğe dizmesi. Bunun Kur'an'da 'intizamsızlık içinde kemâl-i intizam' sağladığını görmüş ve metinlerinde sanki bu 'gelişigüzelliğin(!) zenginliğini' metot olarak kullanmış. Tabii bu gelişgüzellik bizim kuşatamayışımızın adı. İnsan kuşatamadığı somuta 'soyut' der. Tıpkı tesadüfün de aslında düzenini kuşatamadığımız tevafukların ismi olması gibi.

Örnek verelim: Zerre Risalesi'nde manşete alınan Sebe sûresinin 3. ayetiyken, içeride birçok ayete daha atıf var. Hem de başka başka sûrelerden, uzak uzak yerlerden. Hatta ayetlerin dışında "Ben bunu tefsir ediyorum" demeden, dakikseniz yakalayabileceğiniz hadisler de var tefsir edilen. Bazı külliyat çalışmaları, yakalayabildikleri kadar, kaynaklarını yanına not düşüyor "Falanca hadistir..." diye. (Söz Basım mesela bunu yapmış. Başkaları da—Allah razı olsun hepsinden— yapmış. Merhum Badıllı ağabeyin sırf bu konu üzerine çok değerli çalışmaları var.)

Fakat diyelim ki: Birinci Nokta'nın İkinci Mebhas'ının beş hikmeti gibi bir yer olsun bu. Orada sık sık atıf yapılan 'rûy-i zemin tarlası' veya 'mezraâ-i dünya' veya 'zemin yüzünün tezgâhı ve tarlası' gibi yerleri "Dünya, ahiretin tarlasıdır!" hadisiyle bağlayamazsanız, bu beş hikmetin o hadisin bir tefsirini de içerdiğini göremiyorsunuz. Ki bu beş hikmet boyunca dünya ve tarla arasında kurulan benzerlikler, yalnız mahsul anlamında değil, çok daha zengindir. Orada tarlanın sınırlılığı ile mahdut zemin arasında da bağlantı kurar Bediüzzaman. Tarla ile güneş arasındaki ilgiye yaptığı atıfla da tecelliyatı ile Allah arasındaki bağlantıyı aklımıza yaklaştırmaya çalışır. Tarlayı bizim anladığımızdan çok daha zengin algılar.

Hatta diyebilirim ki: Zerre Risalesi'nin bütünü aynı zamanda bu hadisin de tefsiridir. Ancak ona münhasır değildir. İşte, aynı zamanda 'hem onun hem bunun tefsiridir' dedirten sırdır ki, Bediüzzaman'ın üslûbundaki 'intizamsızlık içindeki kemal-i intizamı' ders verir bize. Formülüze edilmesini güçleştirirken, metni zenginleştirir. Taklidini zorlaştırırken tadına doyulmaz kılar.

Zerre Risalesi'ni okurken, içinde hiç bu hadis zikredilmediği halde, her yerinde bu hadisin zengin manalarını yudumlarsınız. Mesela: Ne zaman Zerre Risalesi'ni okusam, bana öyle gelir ki, ahiret, öyle uzağımızda bir yer değil, her an bizim şahidi olduklarımızla işaretlenip kemalata koşturulan ve yine onlardan yaratılacak olandır. Yani dünya, ahiretin tarlasıdır, çünkü ana malzemesi yine dünyadandır. Fakat bu meseleyi bu yazıda aktarmaya kalkarsam çok uzatacağım.

Son birkaç yazımda anlamaya çalıştığım Bakara 23 ve 24'ü bir de bu pencereden seyretmenizi isterim. Kur'an'ın bir benzerini getirmek kâfirler ve hatta tüm insanlık için neden imkansızdır? Onun bir sırrı buradan bize göz kırpıyor. Kâinatı böylesi hatt-ı münasebetler ağı olarak çok boyutlu görmek, insan gibi 'zamanla ve nesilden nesile gelişen bir canlı'nın haddi değildir ki, bu 'intizamsızlık içinde kemal-i intizama' erişebilsin. Ancak ondan istifade edebildiği kadar görebilir. Ondan okuyabildiği kadarıyla taklidini deneyebilir. Nazarı yetişemez ki yazdığı yetişebilsin. Bütünün ne olduğunu asla bilemeyecek olan, bütünle uyumlu olanı yazabilir mi hiç? Vahyin yapamayacağımızı söylediği herşey aslında fıtratımızın da bir sınırına işaret ediyor.

 

Yorumlar