Bir öpmekte batma!

Bir öpmekte batma!

Ahmet Ay

 

İmtihan nedir arkadaşım? İmtihan sadece cezalandırılma mıdır? Eğer böyle düşünüyorsan yanlıştasın. Bence biz bu dünyada bir eğitimden geçiyoruz.

 

 

Kalemimde bir dağınıklık var ki bazı okurlarım şikayetçidir. Ben de şikayetçiyim. Kimi zaman maksadıma gelmekte zorlanıyorum. Kafamda gezineni avlamak için karaladığım her metin, o maralı kovalarken yüzüme gülen bir diğerinin (hatta her diğerinin) peşine düşmeyi terketmediğim için, dağılıyor. Bir onu, bir bunu, bir şunu söylüyor. Böyle konudan konuya hoplayıp zıplarken tek meseleye yoğunlaşmak da mümkün olmuyor. Yoruluyorum. Yoruyorum.

Faydalarını ezber ve iman etsem de kalıplara giremiyorum. En nihayet, göstermek istediğim gül, gizemini merak ettiğim her çeşit ot içinde karışıyor. Elimdeki bukette ya görünüyor ya görünmüyor. Kokusu ya duyuluyor ya duyulmuyor. Şimdi derim ki: Hemen görmeyen şu acemi bahçıvana merhamet etsin. Biraz daha arasın. Gören de "Bu demet yalnız güldür!" demesin. Diğerlerine de baksın. Bu âlem 'birbirine bakar şe'n ve namlar' ülkesidir. Bir hazinenin ortasına düşen şaşkın defineci elbette hangisini yanına alacağını şaşırır! Ben de şaşırırım. Yazdıklarım da böyle bir şaşırmışın notlarıdır.

Hem mürşidim de diyor: "Derler: 'Sözlerin iyi anlaşılmıyor?' Bilirim ki; kah minare başında, kah kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim, zuhurat öyle..." İlhamın da doğası öyle. Bir yönüyle de razıyım böyle yazmaktan. Çünkü 13. Söz'de 'intizamsızlık içinde kemal-i intizam' dediği şey Bediüzzaman'ın, sanki bu 'hikmetli gelişigüzellik' (ironinin farkındayım) içinde kendisini ortaya koyuyor. Bir kalıpsız serbestî ki, fıtrat belki o serbestî içinde bulduğu rahatla ancak hakikatini ortaya koyuyor:

"(...) Sana ışıklanan bir nuru tutmak için elini uzatma. Belki gaflet esbabından tecerrüd et, onlara müteveccih ol, dur. Çünkü, ben müşahede ettim ki, marifetullahın şahitleri, bürhanları üç çeşittir: Bir kısmı su gibidir. Görünür, hissedilir, lakin parmaklarla tutulmaz. Bu kısımda hayalâttan tecerrüd etmek, külliyetle ona dalmak gerektir. Tenkit parmaklarıyla tecessüs edilmez; edilse akar, kaçar. O âb-ı hayat, parmağı mekân ittihaz etmez. İkinci kısım, hava gibidir. Hissedilir, fakat ne görünür, ne de tutulur. Ona karşı sen, yüzün, ağzın, ruhunla o rahmet nesîmine karşı teveccüh et, kendini mukabil tut. Tenkit elini uzatma, tutamazsın. Ruhunla teneffüs et. Tereddüt eliyle baksan, tenkitle el atsan, o yürür, gider. Senin elini mesken ittihaz etmez, ona razı olmaz.

Üçüncü kısım ise, nur gibidir. Görünür, fakat ne hissedilir, ne de tutulur. Öyleyse, sen kalbinin gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tut ve gözünü ona tevcih et, bekle. Belki kendi kendine gelir. Çünkü nur, elle tutulmaz, parmaklarla avlanmaz. Belki o nur ancak basiret nuruyla avlanır. Eğer haris ve maddî elini uzatsan ve maddî mizanlarla tartsan, sönmese de gizlenir. Çünkü öyle nur, maddîde hapse razı olmadığı gibi, kayda giremez, kesîfi kendine mâlik ve seyyid kabul etmez."

İşte benim yazmakla halim de 'su gibi, hava gibi, nur gibi...' Tutmak istesem, kalıplara sokmak istesem, durmaz ki onlar öyle elimde-avucumda-kalıbımda yazayım. Mahvolurlar. Yazıklanırlar. Kaçışırlar. Mecburen ve memnuniyetle 'külliyetle ona dalmak' ve sonra 'o rahmet nesimine karşı teveccüh etmek' ve sonra 'kendini ona mukabil tutmak'tır elimden gelen. Bu üçünü başarmışsam artık elime konanın nasıl konduğuna bakmam. Öper başıma koyarım.

Bu yüzden yazdığım metinler makale, deneme, hatıra, bilmem daha başka kaç tür içinde savrulup duruyor. Bazen makale niyetiyle başlıyorum deneme oluyor. Bazen deneme niyetiyle başlıyorum makale oluyor. Bazen şiir yazmaya çalışıyorum da yazamıyorum. Bazen nesir diye başlıyorum şiir oluyor. Sırf kalıplara sokulmak istendiğimi hissettiğim için sevdiğim bütün kalıpları terkediyorum. Montaigne gibiyim. Hani o der Denemeler'inde:

"Hindistan'a hiç gitmedim. Ömrümün geri kalanında da gitmeyi düşünmüyorum. Ama bir gün biri gelir ve 'Ey Montaigne bundan sonra Hindistan'da şu köye girmen yasaktır!' dese geceleri huzursuz olurum."

Ben de öyle olurum. Çünkü fıtratımızın bir gerçeği de yaratılışının taşıdığı ehadiyet cilvesi sebebiyle orijinal olmaktır. Kendinin ilki olmaktır ve öyle kalmaktır. Herkes kendi olmanın ilkidir. Bu nedenle bir şekilde kırar mutlaka kalıplarını. Hikmetini anlamazsa kırar. Ta ki o kalıplandırmanın aslında iyiliği için olduğunu anlayana kadar:

"(...)Cenâb-ı Hak senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevî yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde isbat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi ilâçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: 'Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?' Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın."

Fakat nihayetinde hepimiz dedemiz Hz. Âdem, ninemiz Hz. Havva gibi âdemîyiz. Ayaklarımıza cennet de serilse, yine yasaklanan o tek ağaca meylederiz: "Dedik ki: 'Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.' Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de, 'Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır' dedik."

İmtihan nedir arkadaşım? İmtihan sadece cezalandırılma mıdır? Eğer böyle düşünüyorsan yanlıştasın. Bence biz bu dünyada bir eğitimden geçiyoruz. Allahın kötü olduğunu buyurduğu şeylere gerçekten 'kötü' muamelesi yapabilmek; Markar Esayan'ın İyi Şeyler'de dediği gibi; arkasında bir ceza olduğu için değil yalnız, 'kötülüğü canı istemediği için yapmamayı öğrenebilmek' amacıyla buradayız.

Taklitten tahkike geçeceğiz. Bize emredilenin bizim için olduğunu, bizim menfaatimize olduğunu ve ona uygun davranmakla hakikaten insan olacağımızı öğrenmek için buradayız. Varoluşumuzun bir yanı bu fıtrî özgürlük yani. Fakat bir yanı da fıtratımızın eğitimi. Had konulmamış kuvvelerin eğitimi. İstidatların inkişafı eğitimi. Sonsuz hayat eğitimi. Cennet tembellik mekanı değil. Öğrendiklerimizi uygulama yeri. Mektep burasıydı meslek orada.

Bu arada arkadaşım, nedense her okuyuşumda Hz. Âdem, Hz. Havva ve o tek ağaç kıssasının bir dersini sakladığını düşündüğüm bir yeri de alıntılayacağım:

"Ey insan! Fâtır-ı Hakîmin senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki: Bazan dünyaya yerleşemiyorsun, zindanda boğazı sıkılmış adam gibi 'of, of' deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde; bir zerrecik, bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun.

Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür.

Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a'mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder."

Sen bizi küçük gördüklerinde boğulanlardan eyleme Allahım. Bir öpmeye, tek ağaca, yek meyveye ve yalnız kendi varlığına/bencilliğine kapılanlardan eyleme. Buyurduğunun, bencilliğimizin menfaat gördüğü yerden bize daha menfaatli olduğunu, her hayrın ancak senin elinde olduğunu, tevekkülün de bu biliş olduğunu öğrenenlerden eyle. Âmin.

 

 

 

 

Yorumlar