AŞK

“Aşk ciddi bir ruh hastalığıdır.” En azından Platon’un ifadesi böyle. Hayatında bir defa ‘aşık’ olmuş herhangi biri bu cümlede doğruluk payı bulabilirse de, aslında burada kritik bir hata var. Aşk değildir ruh hastalığı olan; şehvettir.

Eğer ‘aşık’ olmak hayatımızın parça pinçik olması, bizim tamamen kopuk, perişan, tükenmiş, neredeyse hiçbir işi eli tutmayan, her şeyden vazgeçmeye hazır biri olmamız demekse, muhtemelen o aşk değildir. Popüler kültürde bize öğretilenin aksine, gerçek aşkın bizi uyuşturucu bağımlısına benzetmesi gerekmez.

Ve yine filmlerde izleyerek büyüdüğümüzün aksine, bu türlü, insanı tüketen bir takıntı aşk değildir. Ona başka bir şey denir: heva.

Heva, Kur’an’da kişinin düşük seviyeli, boş heveslerine ve arzularına istinaden kullanılan kelimedir. Allah körü körüne bu arzularının peşinden gidenleri en sapkınlar olarak niteler. “Eğer sana cevap veremezlerse, bil ki onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar. Allah’tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir!” (28: 50)

Allah’ın yol göstericiliği karşısında hevamıza uymayı seçtiğimizde, işte bu arzularımıza kulluk etmeyi seçmiş oluyoruz. Kendisi için yanıp tutuştuğumuz şey, Allah’a olan sevgimizden daha ağır bastığında, o şeyi kendimize efendi (“rab”) edinmiş oluyoruz. Allah (c.c.) buyuruyor ki: “İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır.” (2: 165)

Eğer bir şeye olan sevgimiz, ailemizden, vakarımızdan, kendimize olan saygımızdan, bedenimizden, aklıselimimizden, iç huzurumuzdan, dinimizden, hatta bizi yoktan var eden Rabbimizden vazgeçmeyi göze aldırıyorsa, bilmeliyiz ki ‘aşık’ falan değiliz, ancak bir köleyiz.

Böyle bir kişi hakkında Allah (c.c) “Gördün mü o kimseyi ki kendi hevasını kendisine tanrı edinmiş ve onu Allah (kendi katındaki) bir bilgi üzerine şaşırtmış ve kulağı ve kalbi üzerine mühür basmış ve gözü üzerine bir perde kılmış?” buyurmaktadır. (45: 23)

Durumun vahametini bir hayal edin: gözlerine, kulaklarına, kalbine mühür vurulması… Heva haz ve memnuniyet değildir; bir esarettir. Aklın, bedenin ve ruhun esareti. Aynı zamanda bağımlılık ve tapınmadır. Bu gerçeğe dair güzel örnekler edebi eserlerde görülebilir. Mesela Charles Dickens’ın Büyük Umutlar’ında Pip, Estella’ya olan saplantısını şöyle tasvir eder: “Onu sevmenin mantıksızlık, huzursuzluk, ümitsizlik, mutsuzluk olduğunu her an biliyor, aklınıza gelebilecek her türlü caydırıcıya rağmen seviyordum.” Yine aynı eserde Bayan Havisham: “Gerçek aşkın ne olduğunu söyleyeyim sana. Körü körüne bağlanmak, kayıtsız şartsız kendini vermek, yerlerde sürünmek, her şeye, herkese rağmen inanmak, güvenmek, karşındaki zalime bütün kalbini, bütün varlığını vermektir. Ben böyle sevdim işte!”

Burada Bayan Havisham’ın tarif ettiği şey aslında gerçek. Ama gerçek aşk değil; gerçek heva. Gerçek aşk, Allah’ın bizden beklediği, bir hastalık yahut bağımlılık değildir; muhabbet ve merhamettir. Mübarek Kitabında buyrulduğu gibi: “İçinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi, O’nun varlığının belgelerindendir. Bunda, düşünen bir kavim için ibretler vardır.” (30: 21)

Gerçek aşk iç huzuru getirir, azap değil. Gerçek aşk, Allah’la ve kendinle barışık yaşamanı sağlar. Bu yüzden Allah “huzura kavuşasınız diye..” diyor. Heva bunun tam tersi; sizi perişan eder. Uyuşturucu gibi, her daim onun için yanıp tutuşur, ama asla tatmin olmazsınız. Kendinizi paralama pahasına onun peşinden gider ama asla ulaşamazsınız. Ve tüm benliğinizi ona da adasanız, size hiçbir zaman mutluluk vermez.

Kısacası, nihai mutluluk herkesin amacı olsa da, genellikle yanılgının ötesini görmek, hevayı aşktan ayırt etmek zordur. Garantili yollardan biri kendinize şu soruyu sormanızdır: Bu ‘sevdiğim’ insanla yakınlaşmak beni Allah’a da yaklaştırıyor mu, yoksa O’ndan uzaklaştırıyor mu? Başka bir deyişle, kalbimde bu kişi Allah’ın yerini alıyor mu almıyor mu?

Gerçek veya safi aşk asla Allah sevgisiyle ters düşmemeli, onunla rekabet etmemelidir. Aksine, onu kuvvetlendirmeli, sağlamlaştırmalıdır. Bu nedenle de gerçek aşk ancak Allah’ın helal kıldığı sınırlar çerçevesinde mümkündür. Bunun dışındakiler, bizim ya boyunduruğuna girdiğimiz veya elimizin tersiyle ittiğimiz hevadan başka bir şey değildir. Ya Allah’a kul oluruz veya hevamıza. İkisi aynı anda olamaz.

Gerçek hazza ise ancak yalan zevklerle mücadele ederek ulaşılabilir. Zıtlıkları adı üzerinde olan bu iki husustan dolayı, arzularımızı kontrol altına almak cennete girmenin ön şartıdır. Allah (c.c.) buyuruyor: “Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıran için ise şüphesiz cennet yegâne barınaktır.” (79: 40-41)

Yasmin Mogahed

Yorumlar