Allah etkilenir mi?

Allah etkilenir mi?

Ahmet Ay

 

 

"Bir ismim olduğunu anladıktan sonra herşeyin bir ismi olduğunu anlamam çok da zor olmadı."

Daniel Quinn, İsmail'den.

 

 

Fatiha’da atlanan bir eşik var. Çok kritik bir yer. Bir üslûp değişikliği değil yalnız, bir yöntem değişikliği. Bediüzzaman’ın ‘gaibane’ ve ‘hazırane’ muhatabiyetler/tefekkürler şeklinde isimlendirdiği ve kanaatimce, esmadan artık sıfatlara ve şuunata geçilen bir uyanış bu. Hz. Yunus’un, balığın karnındaki uyanışı. Yani nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin inkişaf etmesi. Kesretin sıkletinden kurtulup Allah’la ‘Sen ve ben’ olma.

Esma ne? Sıfat ne? Şuunat ne? Bunlar, anladığım şekliyle, 'Allahı tanımanın aşamaları...' Eşyadan Zat’a giden (Zat’ını ise asla bilemeyiz) bilme yolculuğundaki menziller. Marifetullah dediğimiz şeyin derinlik ölçüsü bir nevi. Allahı esması kadar tanıma, Allahı sıfatlarına kadar tanıma, Allahı şuunatına kadar tanıma... Hepsi aşama aşama. Hakikatlerini tariften acizim, ama fikrimize yaklaşsın diye arkadaşım, bir deneyeceğim:

Esmayı, yani isimlerini bilmek, Allahı bilmenin daha çok eşya üzerinden analizlerine dayanıyor. Her fiilin bir faili/yapanı olması gerektiğini anladığında, o failin yaptığı fiilerden ötürü bir isim alması gerektiğini de farkediyorsun.  Çünkü bir işaret bırakmaya muhtaçsın. O işareti isim şeklinde bırakarak failin öyle olduğunu veya o olduğunu herkese ilan edeceksin.

Bir masayı gördün mesela. Oradan marangozluğu ve sonra da marangozu bulacaksın ki fail bulunmuş olsun. Faillere isim bulmak rahatlatıcıdır. Hepimiz yaşarız: Neyin/neden olduğunu anlayamadığında huzursuz olur insan. Yapanı tesbit edip ona bir nam taktığında rahatlar. Allah fıtratlarımızı sanki bunun üzerine yaratmıştır. İnsan bir yönüyle de 'isimler takan.' Buradan, elbette Hz. Âdem efendimin talim-i esma meselesini de birazcık anlıyorsun. Neden isimlere sevdalıyız seziyorsun.

Eh, peki faili buldun. Failin işçiliğini gördün, okudun, beğendin, takdir ettin. O faili 'etkilemek' istemez misin? Doğru söyle. Saklama tasannu ile kendini. Eylemesinden mest olduğun failin teveccühünü kazanmak dilemez misin?

İşte, başta bahsettiğim eşiğe yaklaşıyoruz ki, aynı eşik 'gaibane’den 'hazırane’ye de geçiştir. Ve kanaatimce; malikiyevmiddin’e kadar bir ‘O’ şeklinde bahsettiğin Allah’tan, “İyyakenabüdü ve iyyakenestain...” ile yani; “Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz!” ile ‘ben-Sen’ şeklinde muhatap oluşa geçiş de budur. Birden atlanan eşik, değişen uslûp; artık isim düzeyinde tanınmış, beğenilmiş olan Allah’ın, sıfat ve şuunat düzeyinde de farkedilişi ve ‘etkilenmeye’ çalışılmasıdır.

Kelimeler kifayet etmiyor meramımı anlatmaya. Garip tabirlerimi hoşgör, anlatmak istediğimi hüsnüzan ile al. Büyük birşeyden bahsediyoruz. Benim küçüklüğüm görüşüne engel olmasın. Sıfat isimden bir adım sonrası. Yani marangozun elinden çıkanın aslında şahsındaki bir meziyete bağlı olduğunu farketme: “Bu marangoz neden bu kadar güzel işler çıkarıyor? Yaptıkları neden bu kadar ahenkli ve faydalı oluyor?”

Çünkü onda fiilsiz de varolan bir kemal var. Ölçü alma kabiliyeti var mesela. Uyumu farkedebilme yeteneği. Faydayı takdir edebilme öngörüsü, arzusu, lezzeti, muhabbeti vs... İşte; şahsındaki bu güzellikleri farkettiğin anda, onunla muhatap olarak ilgisini çekmek, hem bu güzel yeteneklerinden daha fazla istifade etmek istiyorsun. İnsansın çünkü. İnsanda iyiye ve güzele merak fıtrîdir. Merak muhabbetin de başıdır. Hem öğrenmeyi, hem de bildiklerinden daha çok faydanlanmayı ister.

Allah'ı bilmek de buna benzer. Varlık âleminde o kadar güzel işlerini gördüğün Allahın kemalini bir düşünsene! İnsan, elbette böyle bir Allahı daha fazla merak ediyor, Onun sıfatlarına ve şuunatına doğru daha fazla akıl/kalp elleriyle uzanmak istiyor. Bilmek istiyor. Peki bunun yolu ne? İşte bu: Sıfatlarını farkettin. “Tüm fiileri kemalde yapıyor ve kemali seviyor.” Sen de işlerini mükemmelleştirmeye çalışarak Onun ilgisini (ilgi demekle aslında rızasını kastediyorum) çekmeye çalışırsın. “Dahası?”

Kemaline iltifat ederek rahmet/rıza ilgisini kazanmaya gayret edersin. “Dahası?” Hatalı olduğun, kemali yakalayamadığın işlerde kusurlarını itiraf eder, düzeltebilmek için yardım dilersin. İşte bunlar bizi “Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz” eşiğine götürür bırakır arkadaşım. O dakikaya kadar gaibane olan muhatabiyetimiz, hazırane seviyesine ulaşır.

Anlarız ki; kalbimizin sahibi, aynı zamanda, bizdeki kusurlarından münezzeh ve mukaddes, duyguların ancak onu anlamada bir küçük rasat aleti olabileceği ve asla onlarla kesin bir şekilde anlaşılmasına yetişilmeyecek ‘şuunata’ sahiptir.

Bediüzzaman’ın tarif ederken;  şefkat-i mukaddese, muhabbet-i münezzehe, şevk-i mukaddes, lezzet-i mukaddese, memnuniyet-i mukaddese, iftihar-ı mukaddes gibi ifadeler kullandığı ve tarif etmekte zorlandığını bizzat kendisinin beyan ettiği bu şuunat, Allah'ın da (insan gibi değil ama) etkilenebilir (rızası kazanılır) olduğunu, fakat bu etkilemenin de (hâşâ) acz ifade eden halden hale değişme gibi değil, Samediyet (hiçbirşeye muhtaç olmayışı, ama herşeyin Ona muhtaç oluşu) ve Subhaniyet (kusurlardan münezzeh oluşu) ekseninde ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor.

Yani Rahman ve Rahîm olan Allah'ın rızası ibadetle kazanılabilir. Yardım dilediğinde yardım eder. Ama (hâşâ) bunları gücünle Ona tesir ettiğinden ötürü değil, Rahman ve Rahîm kapılarından dilendiğin ve Rahman ve Rahîm olmak Onun şanından olduğu için yapar.

Ah arkadaşım. Mevzu büyük. Kelimeler zaten yetmiyor. Böyle meseleleri sana anlatırken otuzlarında bir çocuk gibiyim. Allah sürç-ü lisanlarımı affetsin. Sen de hüsnüzan ile bak. Niyetim iyi idi, inşaallah, neticesi de iyi olmuştur. Keşke elinden gelse de 24. Mektub’un İkinci Remiz’ini okuyabilsen. Benim şimdi döktüklerimi orada güzelce toparlanmış bulacaksın.

Yorumlar