Aile - Prof. Dr. Alaaddin Başar

AİLE

Prof. Dr. Alaaddin Başar   

 

   "İnsanın, hususan Müslümanın tahassüngâhı

ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır."  — Lem’alar

    "Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde

bir emniyet-i mütekabile ve samimi bir hürmet

ve muhabbetle devam eder." — Lem’alar

    "Hevesât-ı nefsaniye ile erkeklerin karılaşması,

karıların hayasızlıkla erkekleşmesine sebeptir."  — Sünuhat

 

 

     Kâinat nizam ve hikmet beldesi... Onda ne gayesiz tek bir element, ne de hikmetsiz, vazifesiz bir tek terkip mevcut.

     Birbirine yardım ederek bir beden teşkil eden organlardan, güneş sistemine ve yıldız kümelerine kadar bütün kâinat bize şu hakikati ders veriyor. Âlemde gereksiz, hikmetsiz hiçbir ittifak mevcut değil...

     Bu yardımlaşma silsilesinin en kıymetli halkası: Aile... Elbette onun da çok kıymetli bir gayesi olmalı. Nedir bu gaye? Bu sorunun cevabı, "tarafların şehvet tatminleri" olamaz. Zira böyle bir cevap ile akla hemen şöyle bir soru gelir: Aile hayatı bu gayeyi dar bir kalıba sıkıştırmış olmuyor mu? Bu noktada hayvanlar âlemi insanlardan çok daha ileri değil mi?

     Sorumuza bir başka cevap arıyor ve şöyle diyoruz: Kadın ve erkeğin ayrı ayrı kabiliyetleri, başka başka hususiyetleri, aile çatısı altında müştereken değerlendiriliyor ve taraflar her hususta birbirini tamamlıyorlar... Bu cevapta bir hakikat payı olmakla birlikte, mesele sadece dünya hayatının rahat ve huzuru açısından değerlendirildiğinde, bu cevap da ruhu tatmin etmiyor. Karşımızda, dününden kedersiz, yarınından endişesiz ve her türlü ihtiyacını rahatlıkla gören, elbise, yakacak, mobilya derdinden uzak, gününü gün eden ve dünyanın tadını çıkaran bunca hayvan varken, böyle bir cevapla nasıl tatmin olabiliriz.  Bir atoma beldeler sarsacak bir kudret ve hikmet yerleştiren bu kâinat sahibinin, insandaki bu iki cinsi bir araya getirmesini sadece dünyevî bir gayeyle izah etmek kabil değil...

     Bu düşünce bizi hakikatin kapısına getiriyor. İçeri giriyor ve görüyoruz ki, bu dünya hikmet dünyası ve sebepler âlemi... Ne gökten elma yağıyor, ne yerden insan bitiyor. Meyve için ağaca, çocuk için izdivaca ihtiyaç var. Bu bir İlâhî kanun. Taraflar bu kanuna riayet ettikleri takdirde, nasiplerinde de varsa, kendilerine çocuk ikram ediliyor. Dünyaya imtihan için gönderilen ve yol iz tanımayan bu minnacık misafirin emrine Cenâb-ı Hak, onun ebeveynini veriyor; onları buna hizmet ettiriyor. Bu hizmetçiler için bu küçük misafir, bir yönüyle lütuf, bir başka yönüyle azap vesilesi. Zaten, bebeklerle hayvan yavrularının ve dolayısıyla da evlenmeyle çiftleşmenin en büyük farkı da bu noktada karşımıza çıkıyor.

    Evet, çocuk, ebeveyni için bir lütuftur. Çünkü onlar Allah’ın bu narin, nazlı ve Cennet namzedi bahtiyar mahlûkuna yaptıkları hizmetler için sevap kazanıyorlar. Ona yedirip içirdikleri, onlar için bir sadaka oluyor. Hayatında bir tek muhtacın dahi yüzünü güldürmemiş en cimri bir insan bile, çocuklarına yaptığı masraflar dolayısıyla sadaka sevabına nail oluyor. Yine lütuf, çünkü, ona nereden gelip nereye gittiğini, bu dünya hayatında vazifesinin ne olduğunu güzelce anlattıkları takdirde, İlâhî emirleri tebliğ ve insanları irşad şerefinden, O ulvî Peygamberlik görevinden, küçük bir dairede de olsa hissedar olmuş oluyorlar. Ayrıca o çocuğun bir ömür boyu işleyeceği bütün güzel amellerinden de hisse alıyorlar...

     "Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu Cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır."  (Tahrim Sûresi, 6)

    "Hepiniz çobansınız, hepiniz raiyetinizden (idare ettiğiniz kimselerin hukukundan) mes’ulsünüz."(Hadis-i Şerif)

     Çocuk diğer yönüyle bir azap vesilesi... Zira, ebeveyni o İlâhî emanete, o Cennet yolcusuna Rabbini güzelce tanıtmadıkları, terbiyesine lâyıkınca dikkat etmedikleri takdirde, onun işleyeceği günahlardan mes’ul tutuluyorlar. Öte yandan, onun dünyevî saadeti namına, bazen kendi âhiretlerini tehlikeye atıyor, meşru olmayan kazanç yollarına teşebbüs ediyorlar.

     "Doğrusu, mallarınız ve evlâtlarınız bir fitnedir"  (Tegabün Sûresi, 15)

     "Ane-babanın çocukları üzerindeki hakkı nedir?" diye soran bir adama, Resul-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyurdu: "Onlar senin ya cennetin, ya da cehennemindir."

     Kısacası, "aile" ve dolayısıyla "evlenme" denilince akla ilk olarak çocuk ve onun terbiyesi gelmelidir.

     Ruhu iman ile nurlanmış ve İslâm ile terakki etmiş bir genç kız, evlilikte en önemli faktör olarak çocuk terbiyesini görür. Müstakbel yavrusunun ebedî saadetini daha şimdiden düşünür ve evliliğini bu şuurla gerçekleştirir. Bütün bir kâinattan süzülen gıdaların, anne bedeninde ayrı ve hususî bir ameliye daha geçirerek, o yavrunun boğazına berrak bir süt olarak akmasındaki rahmet tecellisini nazara alır. O zaman, Allah’ın bu kadar lütufla beslediği o çocuğu, aile için bir yük addetmez. Onun terbiyesini evinin mobilyasından, kendi süs eşyalarından daha önemsiz görmez. Onu hizmetçi kızlara, yahut kreşlere emanet etmez. O bebeğin narin bedeni anne sütüne ne kadar muhtaç ise, o pırıl pırıl ruhunun da anne şefkatine en az o kadar muhtaç olduğunu bilir. O gülü soldurmaz, arkasından teessüfle baktırmaz; onun o günahsız gözlerini yollarda koymaz... Gününün en verimli saatlerini şu veya bu işe değil, bizzat ona ayırır. Onunla ilgilenmeyi, mesai yorgunluğunu olanca ağırlığıyla hissettiği ve artık onun da uyumaya hazırlandığı en verimsiz saatlere bırakmaz.

     Bir erkek de bu şuura sahip olduğu takdirde, kadını çocukları için en tesirli bir mürebbi görür ve evliliğinde bu noktayı birinci plânda tutar. İslâm’a göre çocuğun babası üzerindeki şu üç büyük hakkını dikkate alır:

     –Temiz ve ahlâklı bir annenin seçimi.

     –Güzel bir isim.

     –Dinî terbiye.

     İslâm, henüz dünyaya gelmenin çok ötelerinde bulunan bir çocuğun, babası üzerindeki birinci hakkını, "ona temiz ve ahlâklı bir anne seçmesi" olarak tespit etmekle, çocuk terbiyesini pedagogların ve sosyologların hayallerinin dahi varamayacağı bir noktadan başlatmış oluyor. Bir erkek, müstakbel zevcesini seçerken bu birinci ölçüde hassasiyet gösterdiği takdirde, üçüncü görevi büyük ölçüde rahatlayacaktır.

     İşte ailenin bu temel görevi taraflar arasında yapılan bir ahitleşme ile tespit edilir: Nikâh... Bununla erkek, hanımının ve müstakbel çocuklarının maişetini üstlenirken, kadın da kendisini sadece kocasına ve yuvasına hasredeceğini taahhüt etmiş olur.

     Bir Hadis-i Şerif’te: "Kadının kocasına itaatinin ve onun hakkını korumasının, harp eden mücahidlerin sevabına denk olduğu" zikredilir.

      Nikâh bir yönüyle de tarafları günahlardan sakındırmak için büyük bir vesile...

     "Onlar (kadınlarınız) sizin için bir libas, siz de onlar için bir libas mesabesindesiniz." (Bakara Sûresi, 187)

     Kadın ve erkeğin bu yardımlaşmayı şuurla yerine getirmeleri gerekiyor. Şu âyet-i kerime, her hususta olduğu gibi, bu vadide de büyük bir rehber: "İyilikte ve takvada (günahlardan sakınmada) yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çok şiddetlidir." (Maide Sûresi, 2)

     Erkek olsun kadın olsun, her insanın dünyaya gönderiliş hikmeti, Kur’an-ı Kerîm’de "ibadet" olarak tespit ediliyor. İbadet, yani Allah’ın marifetinde mesafeler kat etmek, O’nun emirleri dairesinde bir ömür geçirmek ve sonunda Cennete lâyık bir kul olarak O’na rücu etmek...

      İşte bu gayenin gerçekleşmesinde taraflar birbirine yardımcı olacaklardır. Tâ ki beraberlikleri ölümle son bulmasın; ebediyyen devam etsin...

     “Ne mutlu o kocaya ki, kadının diyanetine bakıp taklit eder; refikasını hayat-ı ebediyyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.

     Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyanetine bakıp "ebedî arkadaşımı kaybetmiyeyim", diye takvaya girer.”  (Lemalar)

     Bu noktada aile hayatının en büyük hikmetiyle karşı karşıya bulunuyoruz: Peygamberimizin (a.s.m.) ihbarıyla, bu dünya âhiretin tarlası olduğuna göre, aile hayatından bu dünyada alınan rahat ve lezzet, ancak bir çekirdek hükmünde... O çekirdek lâyıkınca beslenir, büyütülürse, âhirette bir saadet ağacı olacak ve en mükemmel neticesini o âlemde verecektir.

     Cennet bu dünyadan ne kadar ulvî ise, o âlemde mü’min kadın ve erkeklerin bir arada bulunmaktan alacakları zevk ve saadet de bu dünyadakinden o kadar mükemmeldir.

     Bu vadide verilen bir İlâhî müjdeyi mealen kaydedelim:

     "İman edip salih amel işleyenleri ise müjdele. Kendileri için altından ırmaklar akan cennetler var. Kendileri için orada pâk, çok pâk zevceler var. Hem onlar orada ebedî kalacaklar." (Bakara Sûresi, 25)

     Pâk zevceleri, müfessirlerimiz erkekler için tertemiz kadınlar, kadınlar için de tertemiz erkekler olarak izah buyuruyorlar. Tertemiz, yâni onlar için ne maddî bir kir ve hayız, ne de manevî bir ahlâksızlık, uygunsuzluk, geçimsizlik söz konusu değil...

     İşte aile hayatının asıl hikmeti, âhirette vereceği bir ulvî ve ebedî netice...

 

  

Yorumlar