‘Nasıl önemli biri olunur’un sırrını Risale-i Nur’da buldum

‘Nasıl önemli biri olunur’un sırrını Risale-i Nur’da buldum
 
Risale-i Nur Enstitüsü tarafından Üsküdar Üniversitesi’nde gerçekleştirilen seminerde konuşan Psikiyatrist-Yazar Mustafa Ulusoy, ‘Önemli Biri Olmak’ sırrını nasıl keşfettiğini anlattı
 
Risale-i Nur Enstitüsü’nün ‘Pazar Seminerleri’ kapsamında bu ay nasıl önemli biri olunacağı konusu konuşuldu. Sunuculuğunu Dr. Ahmet Said Bulut’un yaptığı halka açık olan seminer Kur’an-ı Kerim okunması ile başladı. Seminerde konuşan Psikiyatrist Mustafa Ulusoy, “İnsan ne işe yarar? Dünyada ne yaparsak mühim bir insan oluruz? ‘Hayatım boşa gidiyor’ hissinin altında ne yatıyor? İnsan ne yaparsa hayatı dolu dolu yaşar? ‘Zaman akıp gidiyor ve elimde hiçbir şey yok’ diye acı çekiyorsak acımız nasıl hafifler?” gibi sorulara cevaplar veren bir seminer gerçekleştirdi.
 
Pediatri profesörü: Birçok şey yapıyorum ama hiçbir işe yaramıyorum!
 
Ulusoy, işinde oldukça başarılı olan bir pediatri profesörü arkadaşının “Birçok şey yapıyorum ama kendimi hiçbir işe yaramıyormuşum gibi hissediyorum” serzenişine verdiği tepkiyi anlatarak seminerine başladı. Kendisinden “Yok canım, sen işe yarıyorsun” gibisinden bir cevap bekleyen arkadaşına oldukça ciddi bir şekilde “Evet, hiçbir işe yaramıyorsun” dediğini aktardı. Hala aynı düşüncede olduğunu vurgulayan Ulusoy, çok şaşıran arkadaşının temelde neden böyle hissettiğini katılımcıların anlamaya çalışacağı bir hedefte konuşmasını sürdürdü. Ulusoy, başlangıçta arkadaşının nerede bir mantık kayması yaşadığını ve seminerinin sonuna doğru ise küçük bir değişimle işe yarama duygusunu nasıl elde edebileceğimizi belirtti.
 
Seminerden önemli notlar şöyle:
 
Hayatımız çok zor ama bu kötü değil
 
Hayatta uzlaşmak zorunda olduğumuz bir mesele var, o da hayat zor. Beled Suresinin dördüncü ayeti beni uyandırmıştı. “Biz insanı, meşakkat/sıkıntı/zorluk içinde yarattık” diyor Rabbimiz. Bu dünya mutlu olacağımız bir yer değil, hayat zor çünkü. Bu kötü olduğu anlamına gelmiyor, zorluk başka kötülük başka bir şey. 
 
İnsan olmak her şeyden daha zor
 
Kendimizle de başka bir meselede uzlaşmamız lazım. İnsan olmak daha da zor bir mesele. İnsan olmak neden zor? Bir defa emanet-i kübrayı omuzumuzda taşıyoruz. Bu emaneti biliyor olmak kendimizi ciddiye almamız gerçeğine götürüyor bizleri. İslam alimleri emanet-i kübranın çeşitli veçhelerini söylemişler. Bunların en birincisi ‘ene/benlik’tir. Narsisizm kavramının doğuşu bu benlikten kaynaklanıyor. Bunu insana doğuştan konulmuş olan bir kuvve/duygu olarak görüyoruz. Bu ağır bir yüktür. “Benim bedenim” dediğimiz andan itibaren hayat insan için zorlaşmaya başlıyor. Hastalığı, yaşlanmayı, çevrenizdekilerin ölümünü engelleyemiyorsunuz. Siz ölümle karşı karşıyasınız. Benim dediğiniz bedenin tasarrufunun sizin elinizde olması gerekir. Pratikte bakıyoruz ki, hiçbir tasarrufumuz yok. Sürekli travma, nasıl bir ağır yük getiriyor insana? Bu, aynı zamanda ağır olmasıyla birlikte insanı diğer varlıklardan üstün hale de getiriyor. 
 
İnsan olmayı zor hale getiren bir başka özelliğimiz ‘irade/seçme hürriyeti’dir
 
İnsan olmayı zor hale getiren bir başka özelliğimiz ise ‘irade/seçme hürriyeti’dir. Evlilik, ev, bugün nereye gideyim gibi seçimlerin yanında en büyük seçim ‘saadet-i ebediye’ ile ‘cehennem’ arasında. Ahirette hiç kimse -haşa- “Ben cehenneme Allah’ın adaletsizliğiyle geldim” diyemeyecek. Allah hür bırakmış ve seçiyoruz ve Allah da buna izin veriyor. Bu insan olmanın yine çok ağır yüklerinden bir tanesidir. 
 
Üçüncü yükümüz ise ‘akıl’dır. Kainata bakıp “Bir ihtişam yok” diyecek bir insan çıkacağını zannetmiyorum. Ancak öte yandan bu ihtişamlı kainat içerisinde misalen sarı yapraklar var. Sarı yapraklar hayat karşısında bizim durumumuzu gösteriyor. Ölüm gerçeği, faniliğimiz bizi çok derinden yaralayan, bize narsist bir incinme yaşatan bir hakikat olarak bizi dehşete düşürüyor, korkutuyor, endişeye sevk ediyor ve tedirgin ediyor. Daha başka varoluşsal meselelerimiz de var.
 
Ben önemli bir insan mıyım?
 
Durup dururken “Ben önemli bir insan mıyım?” demeyiz. Bugün deprem olsa ve hepimiz ölsek, dünya ne kaybedecek? Dünyanın gidişatına yönelik hiçbir etkimiz yok. Bizim yerimize mesleğimiz ne olursa olsun birisi geliyor. İnsan istiyor ki özel bir yerimiz olsun, bir farkımız olsun. Bunun olmadığını görünce başlıyor ruhumuz sıkılmaya. Ev hanımları daha çok yaşar bu duyguyu. “Her gün akşama kadar çalışıyorum temizlik yemek derken yemekler yeniyor bulaşıklar yine bana kalıyor.” Boşa giden bir ömür. Binlerce araştırma yapıp binlerce insanı tedavi edebilirsiniz ama ben dünyaya bir şey katıyorum duygusunu yaşayamıyorsunuz. Bu insanı tam bir nihilizme/hiçliğe götürüyor. Hepimiz dünyaya ne katmak zorunda olduğumuzu, ne kattığımızı sorguluyoruz. Bunun peşindeyiz. 
 
Önemli biri olma isteği
 
Hepimizin içinde önemli biri olma, önemli iş yapma isteği var. Herkes bizi tanısın isteriz. Sanki herkes bizi tanıyınca önemli bir iş yapmışız gibi bir tatmin duygusu yaşayacağımızı zannederiz. “Herkes beni sevsin” duygusu yaygındır. Yaptıklarımız fark edilsin isteriz. Fantezilerimizi süsleyen şeylerden bir tanesi dünyayı değiştirmektir. Anlık narsist hazlar alırız ama bir hafta ya da bir ay sonra her şey bitebiliyor. Bu dünyevi olma çabalarımız bize tam bir tatmin duygusu vermiyor. Burada uhrevi yatıştırıcı bir faktör var. Misalen hayır kurumlarında çalışanlar, savaş bölgelerinde veya Afrika’da zorlu şartlarda doktorluk yapanlar. Herkes beni tanısın diyenlerde başkasına karşı bir menfaat yok veya beni sevsinler dediğinizde vs. Doktor misalinde ise bir başkasına yönelme tutumu görüyoruz, bir nedene/ideale adanmak. Ancak bunlar da varoluşsal/temel tatmin duygusuna yetmiyor. 
 
Öyle bir sır ki herkesi tatmin etsin
 
Tolstoy’un ifadelerini ilginç bulurum. “Şuan yaptığım ya da yapacağım şeyden ne yarar gelecek? Benim hayatıma ne katkıda bulunacak? Neden yaşamalıyım? Neden bir şey yapmalıyım? Beni bekleyen kaçınılmaz ölümle tahrip olmayacak herhangi bir anlam var mı hayatta?” İşin bam telini yakalamış Tolstoy. İlaçlar üreten hastalar tedavi eden bir doktor düşündüğünüzde bu doktor birden felç geçirirse ne olacak? Bu doktor bir şeyler üretiyordu, yardımseverdi, zahirde bakıldığında hayatı anlamlı geliyordu ama artık kimseye faydası yok. Bu doktora ne sunacağız? Öyle bir işe yarama formülü veya sırrı veyahut anahtarı bulmalıyız ki, herkesi hayatın her halinde tatmin edebilsin. Öyle bir sır olacak ki, felçliyken bile o insan ben kainatın en önemli işini yapıyorum desin ve en mühim insan olabileceğini hissetsin.
 
Nasıl mühim insan olunur?
 
On Birinci Söz’ü 30 seneden beri okuyorum hala tam anladığımı söyleyemem. Oradan çıkardığım birtakım şeylerle “Nasıl mühim insan olunur”un sırrını anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum. Bir çiçek düşünün. Garip garip duruyor ortada. Gariplik o çiçeğin şuursuz olması. Birçok sanatı var ama bunları gözleyen/bilen bir şuur yok. Birden insan beliriyor, idrak ve şuuru olan bir insan. Karşımıza bir çiçek çıktı ve “Maşaallah” dedik. İşte şu an kainatın en mühim insanıyız. Kainattaki en değerli/mühim işi yaptık çünkü. Hangi iş bir çiçeğe bakıp “Allah ne güzel yaratmış, maşaallah” demekten üstün? Bundan daha önemli bir iş bulamazsınız. Öyle önemli ki, misalen elma yeyip “Elhamdülillah” dediğimizde o kelimeden Allah ruhani varlıklar yaratıyor. Bunun yerine herhangi bir alternatif tatmin duygusunun olabileceğine inanmıyorum.
 
İnsanın yaratılış sırrı nedir?
 
Akşama kadar olan çalışmalarımdan elimde ne kalıyor? Tanıdığım bir iç mimar var, sonradan bir dini hassasiyet kazandı ve “Ben artık her şeyi bırakıp kendimi hayır işlerine vakfedeceğim” dedi. Yaptığı işlerde bir anlam bulamamaya başlamış. Yaptığımız günlük/rutin işlerde esma-i İlahi ile bir bağlantı kuramadıkça o işlerle tatmin olabilmemiz imkanı elimizde yoktur. Ona dedim ki, “Sen bir binayı eline aldığında oraya düzen intizam verip güzelleştirdiğinde orada Munazzım ismi tecelli etmeye başlar.” Kainatta Allah’ın isimlerinin tecelli etmesine vesile olmaktan daha mühim bir iş olabilir mi? İnsanın yaratılış sırrı bu değil mi? Kainattaki asıl görevimiz bu değil mi? Daha başka bir şey imkanı yok bu tatmin duygusunu yaşatabilsin.
 
İman edenin geçmişi geçmişte değildir
 
Çiçek örneğindeki gibi “Maşaallah” derken kendimize iki şey söylememiz gerekiyor. Biri “Şuan kainatın en önemli işini yaptım” diğeri ise “Şuan beka alemine gitti.” Zihinlerde yanlış bir zaman algımız var. İman edenin geçmişi geçmişte değildir. Mü’minin geçmişi istikbaldedir. 50 yaşındasınız, 50 seneniz nereye gitti? Geçmişte kalmadı, ahirete gitti ve beka buldu. Ruhumuza nur akmaya başlıyor. Biz akıp giden zamanı tutamıyoruz ama Allah bizim adımıza zamanı ebedi olarak tutuyor. 
 
Allah bize neden sıkıntı veriyor?
 
Önemli soru(n)lardan birisi de “Allah bize neden sıkıntı veriyor?” Melekler de sormuşlar “Neden isyan edecek insanı yaratıyorsun?” Melekler Hz. Adem (as) gibi isimleri sayamayınca neden insanın yaratıldığı anlaşılıyor. Bedeli ağır da olsa çok işe yarayacağız ve dünyanın en önemli işini yapacağız ve en mühim varlık olacağız. Sıkıntı geliyor ve darlanıyoruz. O anlarda duracağız ve Allah’ın el-Kabız ismini tefekkür edeceğiz. Bunun bedeli birazcık sıkıntı çekmek ama bundan daha önemli bir iş olabilir mi? Bir çocuk şifa bulduğunda doktorlar diyecek ki, “Ben Allah’ın Şafi isminin tecellisine mazhar oldum, ben kainatın en önemli işini yaptım.”
 
“Pazar Seminerleri” RNE tarafından her ayın ilk Pazar günü Üsküdar Üniversitesi Çarşı Yerleşke Emirnebi1 Salonu’nda yapılmaya devam edecek. 7 Ocak 2018 Pazar günü Yrd. Doç. Dr. Ebubekir Sifil “İslam’da Hadis ve Sünnetin” konusu hakkında konuşacak.
 
Kaynak: risalehaber.com
 

Yorumlar