Çocuklar neden sözümüzü dinlemez?

ÇOCUKLAR bazen sabrımızı öylesine zorlar ki, bü­tün iyi niyetli yaklaşımlarımız bir işe yaramaz, sonunda kontrolü kaybeder, çileden çıkar, öfkelenmeye ve bağır­maya başlarız.

 

Öfkelenmemiz gerçekte çocuklardan mı yoksa bizden mi kaynaklanıyor? Öfkelenmeden, bağırıp çağırmadan çocuklarımıza sözümüzü dinletemez miyiz?

Yüksek tahsil yapmış, kariyer sahibi anne babalar bile ço­cuklarına söz dinletemedikleri zaman öfkelerine hakim olamadıklarını itiraf ediyorlar. Öfkemize hâkim olabil­mek için neden öfkelendiğimizi, bir başka ifade ile, öfke­nin kaynağını bulmamız gerekir.

insanlar bir sanat öğrenebilmek için genç yaşta bir us­tadan yıllarca ders almaları gerekiyor. İyi bir meslek sahibi olabilmek için iyi bir üniversite bitirmek, yüksek lisans ve ihtisas yapmak, yani yıllarca tahsil yapmak gerekiyor. En basitinden, araba sürebilmek ve ehliyet alabilmek için, bir sürücü kursuna devam etmek, usta bir şoförden günlerce ders almak, yazılı ve uygulamalı sınavlardan geçerli not almak gerekiyor.

Annelik babalık eğitimi almadan anne baba oluyoruz

 

ANNELİK BABALIK, günün tamamını alan, yıllarca süren zorlu bir meslektir. Böyle olmasına rağmen çoğu­muz çocuk sahibi olmadan önce bir ana baba okuluna devam etmiş, çocuk eğitimi konusunda ders almış, anne baba olmaya hak kazanmış değiliz. Araba sürebilmek için bile günlerce eğitim aldığımız halde, hiçbir eğitim alma­dan çocuk sahibi oluyoruz. Anne babalarımızdan ve ak­rabalarımızdan gördüğümüz gibi çocuk yetiştireceğimizi zannediyoruz. Böyle olmadığını fark ettiğimizde, çocuk­larımız belli bir yaşa gelmiş oluyor; geri dönüş yapamı­yoruz.

Anne baba okulunda ders verirken bir anne söz aldı. "Geri dönüş yapamadığımıza göre her şey bitti mi? O zaman burada bulunmamın ne anlamı kalır?" dedi. "Geri dönüş yapamayız" derken şunu kast ediyorum: Ço­cuklarımız belli bir yaşa geldikten sonra onları küçük yaş­lara geri döndürüp yeni baştan eğitemiyoruz. Ancak bu her şeyin bittiği anlamına gelmez.

Aldığımız yeni eğitim ve okuduğumuz yeni kitaplar sayesinde yaptığımız yan­lışlıkların farkına vardığımız zaman, tutum değiştirerek yeni hatalar yapmaktan kurtulur, yaptığımız eski hataları tamir edebiliriz.

 

Konumuza geri dönecek olursak. Öfkemizi kontrol edebilmek için öfkenin sebebini bilmemiz gerekir. Ço­cuklar bizim küçüğümüz değildir. Yani onlar olaylar kar­şısında bizim gibi düşünmezler. Üç-dört yaşındaki bir çocuk yaptığı bir davranışın sebep ve sonuçlarını düşüne­cek zihin olgunluğuna sahip değildir. Onu yemek yemeye, uyumaya, çişini yapmaya, uslu durmaya mecbur edemez­siniz. O bunları canı isterse yapar.

Neden öfkeleniriz?

 

YAPMA dediğimiz şeyi inadına yaptığı zaman, sözümüzü dinlemediğini, itaatsizlik ve saygısızlık yaptığını zanneder; öfkeleniriz. Öfkelendiğimiz zaman da zor kul­lanır, istediğimizi yaptırarak otoritenin kimde olduğunu öğretmeye çalışırız. Aslında çocuğu tanımadığımız için davranışlarını doğru yorumlayamaz, öfkeleniriz. Çocuk sözümüzü dinlemediğinde, yapmasını istemediğimiz bir davranışı gözümüzün içine bakarak yaptığında niyeti bizi kızdırmak ve çileden çıkarmak değildir. Bizi kızdıran ço­cuk davranışlarının belli ilkeleri vardır:

Çocuk bir davranışta bulunurken haz ilkesine göre ha­reket eder. Kendisine haz veren, hoşlandığı davranışları tercih eder.

Çocuk için "deneme-yanılma", oyundan sonra, en etki­li Öğrenme aracıdır. Emekleyerek sıcak sobaya veya sıcak ütüye doğru giden bir çocuğa on kere "cıs!" demeniz bir anlam ifade etmez.

Ancak sobaya veya ütüye elini değdirip canı yandığında "cıs"ın ne olduğunu anlar.

Deneyerek bu davranışının doğru olmadığını öğren­miş olur. Canı yanan ve ağlayan çocuğa kızıp bağırdığı­nızda, niçin kızdığınızı anlayamaz. Çünkü canı yanan ve ağlayan odur.

insanlar nedense anne baba olunca doğal davranmayı bırakıp değişiyorlar. Değişmeyi anne baba olmanın gereği zannediyorlar.

Senaryo 1:

 Ergenlik çağındaki kızınızın üniversite sı­navlarına hazırlandığını varsayalım. Akşam saat dokuzda dershaneden çıkıyor. En geç dokuz buçukta evde olması gerekir. Saat dokuz buçuk olduğu halde kızınızdan bir haber yok. Telaşlanmaya başlıyorsunuz. Cep telefonunu evde unuttuğu için arayamıyorsunuz. Saat on oluyor , en­dişeniz korkuya dönüşüyor; "Ya başına kötü bir şey gel­diyse?.."

Saat onu beş geçe kızınız anahtarıyla kapıyı açıp eve giriyor. "Merhaba, geç kaldığım için özür dilerim" diyor. Tepkiniz ne olurdu? Ona sevgi ile sarılır: "Geç kaldığın için çok endişelendim. Başına bir şey gelmediği ve iyi ol­duğun için çok sevindim" mi derdiniz. Yoksa, kızgın bir ses tonuyla: "Saatin kaç olduğundan haberin var mı küçük hanım! Gecenin bu saatinde, kız başına, nerelerdeydin?!" diye genç kızı soru yağmuruna mı tutardınız?

Sanırım, çoğumuz sinirleri­mize hâkim olamaz ikinci yolu seçeriz.

Senaryo 2:

Dört yaşındaki küçük kızınızla alışveriş yap­mak için markete gittiğinizi varsayalım. Elbise bölümün­de yeni gelen elbiselere bakıyorsunuz. Bir elbise hoşunuza gidiyor. Kızınızın elini bırakıyorsunuz. Elbiseyi denemek için deneme kabinine giriyorsunuz.

Çıktığınızda çocuğunuzu kabinin önünde göremiyorsunuz. Etrafa bakıyorsu­nuz, telaşla sağa sola koşuşturuyorsunuz; marketin içinde bakmadığınız yer, sormadığınız kimse kalmıyor, ama onu bulamıyorsunuz. Bu durumda neler hissedersiniz? Korku ve panik. "Dışarı mı çıktı?

Yolunu şaşırıp kayıp mı oldu? Kaçırıldı mı? Trafik kazası mı geçirdi?.."

Siz böyle korku ve panik içinde, belki de ağlıyorken, marketin dış kapısından bir bayan çocuğunuzun elinden tutmuş girerken görüyorsunuz. Ne hissedersiniz? Sevinç ve şükür; değil mi? Kızınıza doğru koşar, bulup getiren bayana teşekkür edersiniz. Sonra? Sonrası için iki ihtimal var. Ya doğal davranıp kızınıza sarılır, onu öper, "kayboldun diye çok korktum, habersiz yanımdan ayrıldığın için çok üzüldüm, kayboldun diye çok korktum, seni görün­ce çok sevindim, lütfen bir daha izin almadan yanımdan ayrılma" dersiniz. Ya da çocuğunuzu getiren bayan gider gitmez kızgın bir ses tonuyla çocuğunuza bağırmaya baş­larsınız. Belki bir yandan kulağını çekerken bir yandan da hem tembihler hem tehdit edersiniz: "Sana kaç defa ya­nımdan ayrılma dedim! Neden beni dinlemiyorsun. Sen iyi bir cezayı hak ettin..."

Bu durumda kaç anne acaba doğal olan birinci ihti­mali, yani kızı kaybolduğunda hissettiği duyguları dile getirir ve bulduğunda sevincini ifade eder.

Öfke  normal bir duygudur, ancak... .

 

SEBEPSİZ YERE, birden bire öfkelenmeyiz. Bazı se­beplerle korku, panik, endişe, hayal kırıklığı, üzüntü, acı ve utanma gibi ortaya çıkan duyguları yaşamak iste­mediğimiz veya doğrudan dile getiremediğimiz zaman öfkelenerek bu duygularımızı maskeleriz. Topluluk için­de, büyüklerin yanında, patronumuza ve müdürümüze karşı öfkemizi belli etmeyiz.

Çocuklarımıza, öğrencileri­mize, emrimiz altındaki kişilere, arkadaşlarımıza, eşimize, yakınlarımıza daha kolay öfkeleniriz. Öfke sırasında arzu etmediğimiz kırıcı sözler söyler, olumsuz davranışlarda bulunuruz. Bu "kontrolsüz öfke"dir.

Kontrolsüz öfkede, anne baba, "sen..."diye başlayan cümleler kullanır; çocuğun kişiliğini hedef alan suçlayıcı ve aşağılayıcı sözler kullanır. Öfke nöbetinden sonra çoğu anne baba söyledikleri ve yaptıkları için pişmanlık duyar. Öfkenin çocuğa öğrettiği olumlu bir şey yoktur. Öfkeli anne babaların çocuklarında Öz güven, öz disiplin ve ben­lik saygısı gelişmez.

Öfke normal ve doğal bir duygudur. Her insan, şu veya bu sebeple, kendisini üzgün, huzursuz, kızgın hissettiğin­de öfkelenir. Ancak bazı insanlar öfkelerinin sebebini bilir, öfkeyi tetikleyen duygularını bastırmaz, mantıklı, kırıcı ve yıkıcı olmayan bir şekilde dile getirir. Buna "kontrollü öfke" diyoruz.                                 

Yukarıdaki ikinci senaryoda dört yaşındaki kızını kay­beden annenin üzüntü, korku ve panik içinde onu arama­sı ve bulamadığı için öfkelenmesi normaldir. Kızını bul­duktan sonra yaşadığı üzüntüyü ve korkuyu dile getirmesi, bulunduğu için de sevindiğini söylemesi "kontrollü öfke" için güzel bir örnektir.

Bizi öfkelendiren çocukların hatalı davranışları değil, davranış hakkındaki kanaatimizdir. Kanaatimize göre çocuk sözümüzü dinlemeli, bize itaat etmeli, hata yap­mamalı. Aynı hatayı tekrarlamamalı. Hata tekrarlandıkça alışkanlık haline gelir, sonradan düzeltmesi zorlaşır.

Böyle düşündüğümüz için hata yapmasını kabullenenleyiz. Ha­talı bir davranışta bulunduğunda veya ağzından kötü bir söz çıktığında özür dilemesini bekleriz.

Aynı davranışı bir daha yapmaması için söz vermesini isteriz.

Aynı davranışı tekrarladığı zaman öfkeleniriz:

"Hani söz vermiştin, bir daha izinsiz sokağa çıkmaya­caktın! Hani çişini haber verecektin!

Hani yalan söylemeyecektin!" diye çocuğu sıkıştırırız. Öfkemizi yenemez, ders olsun diye, ceza bile veririz.

Bir anne, çocuklarının kendisini kızdırmaktan zevk aldıklarını, ceza alma ve dayak yeme pahasına yaramazlık yapmaya devam ettiklerini söylemişti.

Çocukların annelerini kızdırmaktan zevk aldıklarını sanmıyoruz. Çocuklar anne babalarını öfkeli görmekten asla hoşlanmazlar. Peki, buna rağmen neden hatalı dav­ranmaya devam ederler?

Çünkü çocuk hata yapmadan öğrenemez.

Çocuk bizi kızdırma ve ceza alma pahasına neden yaramazlık yapar?

BAZEN İŞLERİMİZİN yoğunluğu sebebiyle çocukları­mıza yeterli zaman ayıramayız. Bazı bölgelerde, gelenek­lere göre, büyüklerin yanında çocuk sevmek ayıp sayıldı­ğı için geniş ailelerde anne babalar çocukları kucaklarına alıp. sevgilerini gösteremezler. Çocuk için en önemli ma­nevi ihtiyaç sevgidir. Çocuk sevildiğinden, istendiğinden ve değer verildiğinden emin olmak ister. Şu veya bu se­beple ihmal edilen çocuk anne babasının dikkatini üze­rine çekmek ve kendisiyle meşgul etmek için yaramazlık yapar, kuralları çiğner. Bunu yaparken niyeti anne babayı kızdırmak değildir. Niyeti anne babanın sevgisini test et­mektir.

Aslında sizi kızdıracak davranışlarda bulunmadan önce, soru sormak, hikaye anlatmak, yardım istemek, söze ka­rışmak gibi dikkatinizi çekecek daha masum yollar dene­miş; bunlardan netice alamayınca, çoğu zaman bilinçsizce olumsuz davranışlara yönelmiştir.

Çocuklar, deneyerek, anne babalarına istedikleri­ni yaptırmanın yollarını öğrenmede çok maharetlidir. Özellikle çarşıda pazarda, misafirlikte, yabancıların ya­nında, bazı kuralları zorladıklarında anne babalarına söz geçirdiklerini fark ederler.

Disiplin konusunda tutarsız ailelerde bu durum daha sık görülür, isteği yerine getirilmeyen çocuk yalvararak, ağlayıp sızlanarak, bağırıp çağırarak, tepinerek, yere otu­rarak tiyatro yapar.

Anne baba, görenler ne der, insanlara ayıp olmasın diye, kötü anne baba imajı vermemek için çocuğun isteğini yerine getirir.

Kurallı ailelerde bile çocuklar, kuralın hala geçerli olup olmadığını, kuralı delip delemeyeceğini denemek için olumsuz davranışlarda bulunabilir.

Anne babanın tutarlı davranması, oyuna gelmemesi; sinirlenmeden, sevecen ve kararlı bir şekilde kuralı devam ettirmesi sonunda çocuk denemekten vazgeçer.

 

Anne babalar öfke ortamını kendileri hazırlar

HATA YAPMADAN, anne babayı üzmeden yetişen ço­cuk yoktur. Her çocuk, az veya çok, anne babanın tutumu­na bağlı olarak hata yapacaktır. Öte yandan mükemmel insan olmadığı gibi, mükemmel anne baba da yoktur. Her insan gibi anne babalar da çocuk eğitirken hata yapabilir.

Eğer çocuğunuz isteği yerine gelmeyince yalvarıyorsa, ağlıyorsa; bu da işe yaramayınca sinirlenip tepiniyorsa, çocuk daha Önce deneyerek bu şekilde isteğine kavuştu­ğu içindir ki; aynı yola başvurmaktadır.

Eğer çocuğunuz birkaç defa normal ses tonuyla tekrarladığınız halde sö­zünüzü dinlemiyor, ancak öfkelenip bağırdığınızda iste­diğinizi yapıyorsa; normal bir ses tonuyla söylediklerinizi ciddiye almamayı, ancak öfkelenip bağırdığınızda ciddiye almayı daha önce yaptığı denemelerden öğrenmiştir. Eğer böyle bir çocuğunuz veya çocuklarınız varsa, disiplin an­layışınızı gözden geçirmeniz ve tutum değiştirmeniz ge­rekmektedir.

Anne babalar genellikle öfkelenme ortamını kendi tu­tumlarıyla hazırlar. Bir şeyi gerçekten kastetmeden önce birkaç kere boş sözler sarf edip kendilerini sinirlendirirler. Gerçekten ne istediklerini çocuklarına sinirlenerek iletir, çocukları buna alıştırırlar. Ondan sonra da: "Bu çocuklar ben sinirlenip bağırmadan sözümü dinlemiyorlar" diye yakınırlar.                                         

Bir baba akşam yemeğinden sonra, oturma odasında, koltuğuna oturmuş gazetesini okuyordu, iki çocuğu bir oyuncak için yüksek sesle tartışmaya başladılar.

Baba:

"Çocuklar görüyorsunuz ki, gazetemi okuyorum!" dedi. Küçük çocuk elinde oyuncak önde koşturuyor, büyüğü bağırarak onu kovalıyordu.

Baba:

"Çocuklar lütfen kavgayı keser misiniz!" Çocuklar san­ki babalarını duymamış gibi koşuşturmaya devam ettiler.

Baba üçüncü kez:

"Çocuklar, artık kızmaya başlıyorum!" diye seslendi. Çocuklar gürültüye devam ettiler.

Baba öfkeyle ayağa kalktı. Elindeki gazeteyi fırlattı:

"Yeter artık!" diye bağırdı. "Koşuşturmayı bırakıp der­hal odanıza gidin!" Çocuklar, sanki babalarının sesini ilk defa duyuyormuş gibi, durdular. Sessizce oturma odasını terk ettiler.

Baba, yerden gazetesini alırken:

"Of be, bu çocuklar neden sadece bağırdığım zaman sözümü dinlerler?.." diye söylendi.

Yıkıcı öfkeyi nasıl yenebiliriz?

DAHA ÖNCE söylediğimiz gibi, öfke doğal bir duy­gudur. Önemli olan öfkelenmek değil, öfke duygusuyla baş edebilmektir. Her anne baba çocuklarından bekledi­ği olumlu davranışları göremediği ve söz dinletemediği zaman öfkelenebilir. Öfkelenmeye başladığımızı hisset­tiğimizde derin bir nefes alıp kendimize şu soruyu sor­malıyız: "Beni sinirlendiren bu beklentim gerçekçi midir? Öfkeme yenik düşmemek için ne yapabilirim?" Bu yönte­me "dur ve düşün" diyoruz.

Senaryo 1:

Ayşe, dört yaşında, evin tek çocuğu, anao­kuluna gidiyor. Annesi Nurdan Hanım, çalışan bir kadın. Baba akşamları işten daha geç çıktığı için Ayşe'yi okul­dan alma işi anneye kalıyordu.

Yine bir akşam iş dönüşü, Nurdan Hanım, kızını okuldan alıp eve gelirken manava uğradı, alışveriş yaptı. Eve gelince doğruca mutfağa girdi. Yemek pişirmek için hazırlık yapmaya başladı.

Ayşe, bebeğiyle oynamaktan canı sıkıldı. Annesinin yanma geldi, ona okulda yeni öğrendikleri bir şarkı­yı söylemek istedi. Nurdan Hanım, "Söyle bakalım, seni dinliyorum" dedi. Ayşe şarkı okurken anne ocaktaki ye­meğe konsantre olmuş, dinler gibi yapıyordu. Ayşe şarkıdan sonra okulda geçen ilginç bir olayı anlatmaya başladı. Anne yine dinler gibi yaptı.

Ayşe anlattığı olay hakkında bir soru sordu. Nurdan Hanım, kızının anlattığı olayı ger­çekte dinlemediği için cevap veremedi. "Yemek yetiştir­meye çalıştığım için dikkatimi sana veremiyorum. Lütfen odana gidip oyuncaklarınla oynar mısın" dedi. Ayşe:

"Gitmiyorum işte, burada duracağım!" diye bağırdı. "Beni dinlemiyorsun, beni sevmiyorsun, sen kötü bir an­nesin!"

işten yorgun gelen ve yemek yetiştirmeye çalışan Nur­dan Hanım, kızının bu çıkışına sinirlenmek üzere oldu­ğunu hissetti. Derin bir nefes aldı. içinden ona kadar say­dı. Sakin bir ses tonuyla:

"Sen bilirsin, istersen kalabilirsin" dedi. "Yemek pişir­meye çalışırken seni tam olarak dinleyemedim, üzgünüm. Seni sevmediğim doğru değil, sen benim biricik kızımsın ve seni çok seviyorum."

 

Ayşe, annesine cevap vermedi. Küskün bir yüz ifade­siyle odasına gitti. Anne, yıkıcı öfkeye karşı ilk raundu kazanmıştı. Çalışan annelerin çocuklarına karşı annelik görevini tam olarak yerine getiremedikleri düşüncesiyle suçluluk duydukları, bu yüzden çocuklarının kaprisleri­ne, inatçılıklarına katladıkları, onları memnun etmek için aşırı sabır ve gayret gösterdikleri sık rastlanan bir durum­dadır. Çocuklar da annelerinin bu ruh halini hissetmekte, anneye karşı kullanmaktadırlar.

Bir annenin çocuğuna ayırdığı zamanın süresi değil, kalitesi önemlidir. Çalışan bir anne, akşam yemeğinden sonra çocuğuna yarım saat ayırsa, ikisi de bu beraberlik­ten zevk alsa; yarım saatlik bu beraberlik, tartışma ve sür­tüşme ile geçen iki saatlik beraberlikten daha değerlidir. Çalışan anneler için suçluluk duygusu bir tuzaktır. Ço­cuğuna karşı görevlerini yerine getiren çalışan bir anne, suçluluk tuzağına düşmemeli, her anne gibi çocuğunu eğitme ve disipline etme hakkına sahip olduğunu unut­mamalıdır.

Senaryo 2:

 Serpil Hanım, bir inşaat firmasında mi­mar olarak çalışıyordu. Eşi bu sabah erken çıktığı için, üç çocuğunu okula bırakma işi ona kalmıştı. Kahvaltıdan sonra çocuklara giyinmelerini, on beş dakika içinde ha­reket etmeleri gerektiğini söylüyor, kendisi de çantasını hazırlıyordu.

Evden çıktıklarında on beş dakika dolmak üzereydi. Zamanlama iyi' sayılırdı. Anne, arabasına doğru gider­ken:

"Kerem sen öne, Nazlı ve Filiz sizler de arkaya!" dedi. Filiz itiraz etti:

"Neden Kerem öne biniyormuş; ben öne binmek isti­yorum!" Çocuklar arasında "sen arkaya, ben öne" derken bir ağız kavgasıdır başladı. Rliz'in inatçılığı üzerindeydi. Asık bir suratla: "O zaman ben de arabaya binmiyorum!" dedi.

Serpil Hanım, çocukların bu haline sinirlenmeye baş­ladığını hissetti. Derin bir nefes aldı.

Sakin bir ses tonuy­la: "Ona kadar sayıyorum. Arabaya binen biner, binmeyen dolmuşla veya yürüyerek okuluna gider!" dedi. Kerem va­kit geçirmeden öne bindi, Nazlı da arkaya. Serpil Hanım ona kadar sayıp arabaya bindi ve hareket etti. Filiz elinde çantası, arabanın arkasından bakakaldı. Cebinde dolmuş parası olmadığı için okula yürüyerek gitmek zorunda kal­dı. Tabi, derse vaktinde yetişemedi. Öğretmeninden bir daha geç kalmaması konusunda uyarı aldı.

Böylece anne­siyle inatlaşmanın iyi bir şey olmadığını öğrenmiş oldu.

Yorumlar

Allah razı olsun....

müthiş.........