Cevap eklenmemiştir
Offline
Son giriş: 15/12/2011
ÇİLEYE TALİP MİYİZ?

“Öyle bir zaman gelecek ki‚ o zaman dini üzerinde sabreden kişi‚ elinde kor ateş tutmuş gibi olacak”.(1)

Cefakâr Mü’minler
İslam Tarihinin müstesna simaları cefakâr‚ fedakâr ve vefakâr mü’minler imanlarını koruma uğrunda akla hayale gelmeyecek‚ benzeri görülmeyen korkunç eza ve cefalar çektiler‚ dayanılmaz işkencelere tabi tutuldular. Allah yolunda kanlarını döktüler‚ canlarını verdiler. Ama imandan ve hak davadan taviz vermediler.
Bilal... Ammar... Yasir... Sümeyye... Habbab... Mus’ab... Suheyb.. Selman.. Zeyd b. Desinne... Ebu Zer.. Ebu Cendel... ve daha niceleri...
Onlar çok çile çektiler. En ağır işkenceler altında bile yine "Allah bir" dediler. Vücutları kızgın şişlerle dağlandı. Çölün kızgın kumlarına yatırıldılar. Üzerlerine ağır kaya parçaları konuldu. İnim inim inletildiler... taşlandılar.. dövüldüler.. sürüldüler.. kovuldular.. aç ve susuz bırakıldılar.. hapsedildiler... ağır hakaretlere maruz kaldılar. Ama hak davadan zerre kadar dönmediler. Putperest rejime teslim olmadılar. Zalimlerin önünde hakkın korkusuz temsilcileri oldular.
Cefakâr mü’minlerden Ammar‚ babası Yasir ve annesi Sümeyye ile birlikte dini uğrunda işkence çekerken Allah Rasûlü (s.a.v) onların gücüne güç katan şu ifade ile onları teselli etmişti: "Sabredin Ey Yasir ailesi!.(2)

Size vaad olunan yer Cennettir." Nihayet Sümeyye (r.a)‚ zalim ve gaddar İslam düşmanı Ebu Cehil’in ağır işkencelerine dayanamayıp İslam tarihinde "şehid" unvanını alan ilk kişi olmuştu.
Kuran-ı Kerim‚ varlıklarını Allah yoluna adayan bu yiğitlerin şanlımücadelesini övgüyle anlatıyordu: "Mü’minlerden öyle yiğit kimseler vardır ki‚ onlar Allah'a verdikleri sözlerinde durdular. Onlardan bir kısmı adağınıyerine getirdi. Bir kısmı da sırasını bekliyor. Onlar verdikleri sözden caymadılar.." (3)
En büyük çileyi Peygamberimiz (s.a.v) çekti. Müşrikler O’nun mübarek vücudunu taşladılar. Ona ağır hakaretlerde bulundular. O’na "Sihirbaz... şair... mecnun... yalancı... masalcı..." dediler. Evinin önüne dikenler dökerek eziyet ettiler. Namaz kılarken secde yerine deve işkembesi koyarak hakaret ettiler. Hayatında hiçbir kimseyi incitmeyen‚ hiçbir kimse için iyilikten başka hiçbir şey düşünmeyen‚ üstün karakteri ve yüksek şahsiyetiyle "el-emîn-güvenilir" olduğu düşmanlarınca bile itiraf edilen Rahmet Peygamberi’ni öldürmeye‚ ortadan kaldırmaya teşebbüs ettiler. O’nu Mekke’den Medine’ye hicret etmek zorunda bıraktılar.
Çile Peygamberi’nin ümmeti olanlar elbette yılmayacaklar‚ usanmayacaklar‚çileye talip olacaklardı. Onlar ahireti kazanmak için çile sünnetine talip idiler. Mekke dönemi müslümanlar için çile dönemi‚ Medine günleri ise cihad dönemi oldu. Müslümanlar‚ Mekke’de imanlarını korumak için "acı çile" çektiler. Medine döneminde ise dinlerini yaymak için bu defa -tabir caizse-"tatlı çile" çektiler... Onlar çileye talip idiler. En büyük ecir ve mükâfatı arzulayanlar elbette acılara‚ dertlere‚ sıkıntılara ve zorluklara katlanacaklardı.
Cefakâr mü’minler Peygamberimiz (s.a.v)’e gelip durumlarını arz ettiklerinde‚Efendimiz (s.a.v) onlara önceki ümmetlerden çile çekenleri örnek veriyor‚Allah’ın bu dini mutlaka tamamlayacağını müjdeliyor ama acele etmemelerini söylüyordu.
Çilekeş mü’minlerden Habbab b. Eret (r.a) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v) Kâbe’nin gölgesinde hırkasına büründüğü bir sırada ona sıkıntılarımızıanlattık‚ şikâyette bulunduk. O’na:
- Bizim için Allah’tan yardım dilemez misin? Bizim için dua etmez misin? dedik. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
-"Sizden öncekiler neler çektiler? Onlardan her birbiri için yerde çukur kazılıyor‚ o çukura atılıyor‚ sonra testere getiriliyor‚ testere başına konuluyor‚ vücudu iki parçaya bölünüyor‚ vücudu demir taraklarla taranıp eti bir yana kemikleri bir yana ayrılıyor‚ ama bu durum yine onu dininden döndürmüyordu. Allah’a yemin olsun ki‚ Allah bu dini mutlaka tamamlayacaktır. San’adan kalkan bir yolcu Hadramût’a gidecek‚ bu yolculuk esnasında Allah’tan başka hiçbir kimseden ve koyunlarına saldıracak kurttan başka hiçbir şeyden korkmayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz." (4)
Onlar Peygamberimiz (s.a.v)’e soru sorarken en büyük ecir ve mükâfata nail olabilmek için en faziletli ameli soruyorlardı. Onlar en faziletli cihada‚ en faziletli İslâm’a talip idiler. Peygamberimiz (s.a.v) Uhud Savaşına giderken;
-Ya Rasûlallah!.. En faziletli cihad hangisidir? diye soran sahabîye‚
-"En faziletli cihad‚ zalim idareciye karşı hakkı söylemektir”‚(5) demişti. Allahın Rasûlü... Halbuki Rasûl-i Ekrem savaşa‚ gazaya gidiyordu o sırada.. İşte en faziletli cihad budur‚ diyebilirdi‚ ama demedi. Zira gerçekleri söylemek‚ zalim yöneticilere karşı hakikatı haykırmak sıcak savaştan‚ düşmanla vuruşmaktan daha üstün cihad idi.
Bunu duyan sahabe-i kiram‚ zalim yöneticilerin karşısında sessiz ve suskun kalamazdı. Susmadılar da... Susturulamadılar da.. Gerçekleri her platformda korkusuzca ve fütursuzca dile getirdiler. Tek arzuları Allahın dinini daha güzel yaşayabilmekti. Allah’ın dinini bir adım öteye götürebilmek‚ İslâma bir gönül daha kazanabilmek... ve böylece Allahın Rızasına erişebilmek idi.

Onlar kesinlikle taviz vermediler


O çilekeş ve cefakâr mü’minler asla tavizkâr olmadılar‚ davalarından ödün vermediler. Kendilerini veya davalarını kamufle etme ihtiyacı hissetmediler. Zalimlerin önünde asla eğilmediler. Onlar imanlarını babalarından-dedelerinden miras olarak almamışlardı. İmanlarının bedelini canlarıyla‚ kanlarıyla ödediler.
Onlar en kritik‚ en hassas durumlarda bile İslam mesajını en açık şekilde tebliğ ettiler. Mekke müşriklerinin mü’minlere yaptıkları korkunç işkence ve eziyetler‚ ağır baskı ve zulümler sonucunda Cafer b. Ebî Talib (r.a) 82 arkadaşıyla birlikte Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmıştı. Mekkeliler onları orada da rahat bırakmadılar. Bir heyet göndererek Habeşistan Kralı Necaşî’den Mekkeli muhacirlerin kendilerine teslim edilmesini istediler. Bunun üzerine Necaşî’nin huzuruna çıkan Cafer (r.a)‚ hristiyan kralın huzurunda Hz. İsa (a.s)‚ Hz. Meryem ve diğer hassas konularda İslamın mesajını aynen nakletti. Cafer (r.a)‚ kendi canını ve arkadaşlarını düşünerek taviz verme‚ krala şirin görünme yerine gerçekleri en açık ve en güzel ifade ile açıklamayı tercih etti. Bütün ihtimalleri göze aldı. İhlasının ve samimiyetinin bereketi‚ Necaşî’nin anlayışı ve hoşgörüsü sayesinde kurtuldu. (6)
Allah Rasûlü’nün değerli sahabîleri mevki ve makama‚ şan ve şöhrete‚ dünya malına‚ ganimet malına‚ işin kaymağına talip değillerdi. Çünkü onlar Uhud’da içlerinde Allah Rasûlünün de bulunduğu İslam Ordusunun galibiyeti elde ettikten sonra Allah Rasûlünün; bulundukları stratejik görev yerini terk etmemelerişeklindeki kesin emrine rağmen ganimet toplayanları görünce ganimete koşan birkaç okçunun mağlubiyete sebep oldukları acı olayı yaşamışlardı. Ganimet malına koşmanın İslam Ordusuna çok pahalıya mal olduğunu‚ Hz. Hamza (r.a)‚Mus’ab b. Umeyr (r.a) ve benzeri değerlerin kaybedilmesine sebep olduğunu görmüşlerdi.
Onlar‚ Allah’ın kendilerine imtihan için verdiği dünyevî mevki ve makamlarlaşeref bulmadılar‚ bulundukları mevki ve makamlara şeref verdiler. "Ben gidersem benden daha kötüsü gelir"‚ deyip bulunduğu makama kene gibi yapışarak inanç‚ ilke ve prensiplerinden "taviz üstüne taviz verme" mantığıyla hareket etmediler.
Onlar‚ Kur’anı yaşamak ve uygulamak için okuyorlardı. Kur’an kıssalarını hikâye okur gibi okumuyorlardı. Kur’anın geçmişe‚ ve geleceğe ışık tutttuğu gibi‚içinde yaşadığımız hayata da ışık tuttuğuna da inanıyorlardı.
-Firavun’ un halkını ezen‚ diktatör‚ baskıcı ve zalim idareciyi temsil ettiğini;
-Veziri Hâman’ın zalim idarecinin haksızlıklarına destek ve yardımcı olanları‚
-Zenginliğiyle ünlü Karun’ un zalim idareciye madden destek olan sermayeyi‚
-Tavizci ilim adamı Bel’am’ın zalim idarecinin yanlış ve haksız uygulamalarına“uygundur” fetvası veren ve ona şirin görünmeye çalışan din adamını‚
-"Mele-i Firavn" (Firavun Cemaati) nin de zulme destek olan diğer insanları temsil ettiğini gayet iyi biliyorlardı. "Ben emir kuluyum" diyerek bile bile yolsuzluklara‚ arsızlıklara‚ yanlışlıklara‚ kötülüklere ve haramlara destek olanların da Kur’an ifadesiyle "Mele-i Firavn" Firavun Cemaati gibi olacaklarını ve dolayısıyla aynı günaha ortak olacaklarınıgayet iyi biliyorlardı.
Sahabe-i Kiram‚ Kur’anın anlattığı bu kişilerin acıklı durumuna ve kötü âkıbetine düşmemek için zulme ve haksızlığa destek olmadılar‚ aldıklarıgörevleri son derece titiz bir şekilde yerine getirdiler.
"Şehidlerin Efendisi: Hamza’dır ve zalim idareciye karşı iyiliği tavsiye edip onu kötülüklerden nehyeden‚ sonra da bu idareci tarafından öldürülen kişidir"‚ (7) diyordu Allahın Rasûlü... Allah dostlarını kimse hak yoldan alıkoyamadı. Hiç kimse onları yıldıramadı. Onlar‚ gerçekleri en tatlı ve en açık üslupla anlattılar. Abdulah b. Ömer (r.a)‚ Abdullah b. Zübeyr (r.a)‚ Said b. Cübeyr ve daha niceleri Haccac-ı Zalim gibilerinin yüzlerine karşıkorkusuzca hakkı haykırdılar. Sonunda şehidler kervanına katıldılar. Hz. Hamza (r.a) ile birlikte "Şehidlerin Efendileri" oldular.

Bize ne oldu böyle?


Bugün de çileye talip olacak mü’minlere ihtiyaç var... Ücret‚ mükâfat ve ödüle değil‚ mevkiye‚ makama‚ rütbeye değil; gayrete‚ sıkıntıya‚ alınteri dökmeye‚Allah yolunda çile çekmeye hazır olan müslümanlara ihtiyaç var günümüzde... Gayretli‚ çalışkan‚ dinamik‚ enerjik‚ korkusuz ve cömert müslümanlara ihtiyacımız var.
İmam Malik’in ifadesiyle; "İlk müslümanlar ne ile İslam’a davet edilmişse‚ şimdikiler de aynı metodla İslama davet edilmelidir."
Müslümanın yolu‚ ilk müslümanların hayat anlayışı‚ onların İslâmî heyecanı‚onların takva‚ ihlas ve samimiyeti ve onların izledikleri sabır ve tahammül çizgisi olmalıdır. Cennetle müjdelenen on mümtaz şahsiyetin tamamının ilk müslümanlardan ve tamamının hicret erbabından olmaları anlamlı değil midir?
Bilal’in çektiği çileleri sabah-akşam okuyan; Ammar’ın‚ Yasir’in‚ Sümeyye’nin mücadelesini sabah-akşam dinleyen müslüman‚ kendisine bu ulvî şahsiyetleri örnek olarak almalıdır. Onların sabır ve tahammülüne‚ azim ve kararlılığına talip olmalıdır.
Tarih boyunca her devirde İslam’ı yaşamanın bir bedeli‚ bir faturası olmuştur. Gerçek müslümanlar tarih boyunca bunca acı ve sıkıntıyı çekmişken‚ bizler de dinimizi yaşama uğrunda bir parça yorgunluk‚ bir parça sıkıntı çekmek zorundayız. Biz de hak yolda bir parça terlemeli‚ biraz olsun dertlenmeliyiz. Zorluğu görünce yılmamalı‚ birbirimize destek olmalıyız.
Taif dağlarında çile çeken Hz. Peygamber’in ümmeti değil miyiz biz? Taşlanan‚kovulan‚ hakarete uğrayan ama beddua etmeyen Şanlı Peygamber’in ümmeti değil miyiz? Onun ümmeti olarak bizler de İslâm’ı yaşama yolunda mukaddes çileye talip olmalı‚ imanımızın bedelini ödemeye hazır olmalı‚ maddî sıkıntıları göze almalı‚ daha azimli ve daha gayretli olmalıyız. Böylece ya beklediğimiz neticeye ulaşırız... ya da biz çalıştık‚ görevimizi yerine getirdik‚ kalbimiz müsterih... ama neticeye varmak zorunda değiliz. Arzulanan neticeyi verecek olan Allah’tır‚ deriz.
İşte hadisimizde fitne zamanında İslâm’a‚ Kur’ana‚ İslâmî müesseselere sahip çıkmanın zorluğu‚ bid’at ve hurafelerle mücadele etmenin‚ samimî bir şekilde dine bağlanmanın güçlüğü kor ateşi elde tutmak gibi bir örnekle anlatılmaktadır. Hadisimizde ulvî hedefi olanların‚ neslin eğitimine ve gençliğin manevî hayatına önem verenlerin‚ Kur’an ve Sünnete sımsıkı sarılanların; birtakım maddî sıkıntılarla karşılaşacağına‚ imanının bedelini çile ile ödeyeceğine işaret edilmektedir.
Mücadelesinde netice almak‚ zafer elde etmek isteyenlerin çileye talip olması‚maddî sıkıntılara hazır olması ilahî kanundur. Sıkıntılar‚ problemler‚ dertler ve çileler hak yola gönül verenler içindir. Önemli olan yılmamak‚tükenmemektir.
Bu gerçeğe Kur’an-ı Kerim şöyle işaret etmektedirler. "Yoksa siz‚ sizden öncekilerin başına gelenler sizi başınıza gelmeden kolayca Cennete gireceğinizi mi zannettiniz?. Yoksulluk ve sıkıntı onlara öyle dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki‚ Peygamber ve onunla beraber olan mü’minler: Allah’ın yardımıne zaman? dediler. İyi bilin ki‚ Allahın yardımı yakındır". (8)
 

[1]Tirmizî: Fiten 73; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/390: Ayrıca bkz. İbn Mace: Fiten 21; Ebu Davud: Melâhım 17; İbn Hıbban, Sahih: 1/302;Beyhakî, Sünen:10/157. Hadis sahihtir.

[2]Hakim,Müstedrek: 3/383; İbn Hişam, es-Sîretü’n-Nebeviyye: 1/342;

[3] Ahzab: 23

[4]Buharî: Menakıb 25

[5]Nesaî: Bey’a 37; İbn Mace: Fiten 20; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 3/19.hadis sahihtir.

[6] İbn Hişam, es-Sîretü’n-Nebeviyye: 1/359
[7] Hakim, Müstedrek: 3/195; Münavî,Feyzu’l-Kadîr: 4/121. Hadis; Hâkim ve Süyûtîye göre sahih, Münavî’ye göre hasen li-gayrihi derecesindedir.
8-Bakara: 214
Hazırlayan :
Yrd. Doç. Dr. Halil İbrahim KUTLAY

 
 



 
 
 
 
...
 
 
 
Ad Soyad:
Konu Puanı:
Yorumunuz:
This Is CAPTCHA Image
 

Yorumlar