6 mesaj [Son gönderi]
katre (editör)
Offline
Son giriş: 02/06/2011
Bu dünya imtihan meydanıdır,ücret ve lezzet almak yeri degildir....

selamün aleyküm

Aekadaslar araniza yeni geldim,masaallah cok güzel paylasimlar var cenab-i hak sizlerden razi ve memnun olsun.Acizane bir konu acmak istiyorum,paylasimlariniz bekliyorum...ilk kez actigim icin kusurat olabilir nazar-i musamaha ile bakilsin.

Asagidaki veciz hakikatin aleminizde nasil bir mana olustuyor acaba?Bundan neler anliyorsunuz?

Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir.

Hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden, şekvâ değil, şükretmek gerektir...Mesnev-i Nuriye

Yorumlar

katre (editör)
Offline
Son giriş: 02/06/2011

ALLAH RAZI OLSUN;BIZDE BIR MEZIYET YOK CENAB-I HAK iSTiHDAM ETTiRRiYOR;SiZiN GiBi KARDESLERLE BERABER OLMAK NiMETiNi LUTFETTi COK SÜKÜR...

katre (editör)
Offline
Son giriş: 02/06/2011

"Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar...?"

Bir kaba taş düşünelim, bu taş, bir heykeltıraşın eline verilse ve ondan güzel bir heykel yapılması istenilse, o heykeltıraş da eline çekiç ve aletlerini alarak onu evire çevire yontmaya başlar. 

 

Taşa çok zahmetler ve sıkıntılar verecektir. Ama neticede ise mükemmel ve sanatlı, güzel bir heykel ortaya çıkacaktır. Bu sayede o heykelin ilk kaba hali tasaffi ederek safileşip kemalini bulacaktır.  İlk haline kıyasla, mükemmel bir hal kazanacaktır. Hem değer kazanıp terakki edecektir..

Kaba taş, bu halleri kazanırken, biraz, ustanın elinde hırpalandı, sıkıntı çekti ama güzel bir sonucu da elde etmiş oldu. Kaba taşlıktan, mükemmel bir sanat kıvamına geldi.

Aynen bunun gibi, insan da o kaba taş gibi, fıtratına yerleştirilmiş olan çok istidat ve kabiliyetlerin inkişaf edip mükemmel bir kıvama gelmesi için Allah, insanı musibet, hastalık,sıkıntılar ile terbiye ve tezkiye ediyor. Hayatımıza konulmuş olan ham yetenekleri hareket ve musibetlerle  yontuyor, temizliyor ve kemale sevk ediyor.


Yoksa hareket ve musibetler olmazsa, hayat yeknesak, tekdüze kalıp inkişaf etmeyecekti. Kaba bir taş gibi sürekli değersiz kalacaktı. Kaba taşın güzel bir heykel olmasının yolu, ustanın yontmasından geçmesi gibi, insanın da ham olan kabiliyetlerinin inkişaf edip kemal bulmasının tek yolu imtihan, musibet ve hastalık gibi zorluklardan geçmesiyle mümkündür.

Dünyadaki musibetler ve hastalıklar, insanı olgunlaştırıp kemale götürür. İnsandaki iyi yönlerle kötü yönleri ayrıştırıp tasaffi ettirir. Zayıf ve ham olan manevi bünyesini kuvvetli hale dönüştürür. Sabır ve metaneti sayesinde manen terakki ettirir tekemmül eder...

Offline
Son giriş: 26/05/2011

İKİNCİ NÜKTE
Yirmi Altıncı Sözde sırr-ı kadere (kaderin sırrı) dair beyan edildiği gibi, musibet ve hastalıklarda insanların şekvâya (şikayete) üç vecihle ( sebebten) hakları yoktur.
Birinci Vecih: Cenâb-ı Hak, insana giydirdiği vücut libasını (elbisesini) san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış; o vücut libasını (elbisesini) o model üstünde keser, biçer,
tebdil eder (değiştirir) , tağyir eder, muhtelif esmâsının (Çeşitli isimlerinin) cilvesini gösterir. Şâfî ( şifa veren ) ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ( rızık veren ) ismi de açlığı iktiza ediyor, ve hâkezâ...

İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi ( saflaşır temizlenir )eder, kemal bulur ( olgunlaşır ), kuvvet bulur, terakki eder ( yükselir), netice verir, tekemmül eder mükemmelleşir ), vazife-i hayatiyeyi (Hayat vazifesini )yapar. Yeknesak( Tek düzey ) istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz ( gerçek hayır ) olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz (gerçek şer )olan ademe ( yokluğa ) yakındır ve ona gider.

Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya (dünya meydanı ), meydan-ı imtihandır (imtihan yeri ) ve dâr-ı hizmettir ( hizmet yeri ). Lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir (ibadet yeri ). Hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık( uygun ) oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden, şekvâ (şikayet) değil, şükretmek gerektir.
Evet, ibadet iki kısımdır: bir kısmı müsbet( farz olan ibadetler) , diğeri menfi. Müsbet kısmı malûmdur. Menfi kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle, musibetzede zaafını ve aczini hissedip, Rabb-i Rahîmine ilticâkârâne (sığınarak) teveccüh edip, Onu düşünüp, Ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet ( ibadet ) yapar. Bu ubudiyete riyâ ( iki yüzlülük ) giremez, hâlistir (saftır). Eğer sabretse, musibetin mükâfâtını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer.

Bediüzzaman said nursi 2. lema dan alıntıdır

Offline
Son giriş: 26/05/2011

Allah razı olsun çok güzel hakikatler..Foruma renk kattnız devamını bekleriz inşaallah..

katre (editör)
Offline
Son giriş: 02/06/2011

Asıl musibet dine gelen musibettir. Cümlesini açar mısınız, nasıl anlamalıyız?

Bediüzzaman Hazretleri "Asıl musibet dine gelen musibettir" diyor. Bundan da anlaşılıyor ki, dünyaya ve şahsa ait musibet ve hastalıklar, hakikat noktasında musibet değildir; bazen de ilahi bir ihsan ve ikram hükmünde olur.

Çünkü, musibetler insana sevap kazandırmak için bir ibadet hükmündedir.
Zira, ibadet iki kısımdır. Birisi, menfi ibadettir ki, musibetler ve hastalıklarla insan sevap kazanır. Diğeri ise, müspet ibadettir ki, namaz, oruç gibi ibadetlerdir.

Fakat manevi musibet olan dini musibet, ahiretimizi tamir değil, tahrip eder. Çünkü, akıl ve kalplerdeki şüpheler insanın imanını tehdit etmektedir. Ama Maddi hastalıklara sabır gösterenler için, o ibadet büyük bir manevi kazanç kaynağı olur.

katre (editör)
Offline
Son giriş: 02/06/2011

Evet, ibadet iki kısımdır: bir kısmı müsbet, diğeri menfi.

Müsbet kısmı malûmdur. Menfi kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle, musibetzede zaafını ve aczini hissedip, Rabb-i Rahîmine ilticâkârâne teveccüh edip, Onu düşünüp, Ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riyâ giremez, hâlistir.

Eğer sabretse, musibetin mükâfâtını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer.

Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhacir Hafız Ahmed isminde bir zâtın müthiş bir hastalığına ziyade merak ettim. Kalbime ihtar edildi: "Onu tebrik et. Herbir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçiyor." Zaten o zat sabır içinde şükrediyordu.

Kullanıcı girişi